2 Ocak 2025 Perşembe

benzer ufuklar

yeni yıla büyük beklentilerle girmedim, gök ikiye ayrılıp bir mucize inse bile bunun bir koyun olup olmadığını öğrendikten sonra sıradan hayatıma geri dönerdim çünkü tüm mucizenin ve büyünün artık bakış açısında olduğuna inanıyorum. bir keresinde olimpos'ta, ahşap masanın üzerinde kendi halimde kahve içerken fincanın ağzında kocaman bir dağ görmüştüm. dağ fincana sığmıştı. dünyanın her yerinden gelmiş mutlu insanların arasında, bir portakal ağacının altındaydım ve sonsuza kadar orada kalabilirdim. 

belki de bu dileğimi binlerce yıl önce yelkeni büyü rüzgarıyla dolmuş bir geminin güvertesinde olimpos sahiline yaklaşırken dilemiştim ve tanrılardan birisi, artık o gün hangisi nöbetçiyse, dileğimi anında kabul etmişti. lapis taşından kadehime biraz daha şarap doldurup kaledeki gözcülere mavi ateşli bir meşale yakarak selam vermiştim. gözcüler de kaptan eudemos'un geldiğini birbirine fısıldamış ve yıldız ışığının altında parlayan miğferleriyle nöbetlerine devam etmişlerdi. eudemos'un yelkenlerini bağlayıp çapasını attığı gece, o zamanlar kimseler tarafından bilinmese de 31 aralık gecesiydi. isa henüz doğmamış ve tatsız olaylar yaşanmamıştı. deniz, lacivert kadifeden bir örtü gibiydi önümde serilmiş. sandala geçip sahile doğru kürek çekmiş ve gemime son kez bakarken "seneye görüşürüz" demiştim. bunu daha önce yapan olmamıştı, insanlar üzerinde denenmemişti, kulak kabartan nöbetçiler bile tek kelime bile duymamıştı. 

mavi meşaleyi sahile diktikten sonra eve yürümeye başlamıştım, yüzyıllar sonra bahçesinde ahşap masaların ve mutlu insanların olacağı pansiyonun bahçesi aslında benim evimin olduğu yerdi. yolumu yıldız ışığından bulmuş, kapı eşiğine çıkmışlara "mutlu seneler" diye haykırmıştım. herkes, kaptan eudemos'un gemiden sarhoş indiğine emin; çocuklar peşimden yürümüş, şifacılar merhem yapmaya devam etmiş, kentin meclis üyeleri de yine hiçbir yaraya derman olmadan saatlerce konuşmuştu. kentler yıkılıp yeniden kurulsa, tüm takvimler değişse de değişmeyen tek şey siyasi şehvetti. meclis üyelerinin önünden geçerken okkalı bir küfür savurmuştum. gölgelere saklanıp benim icabıma bir an önce bakılması gerektiğini dudaklarını kıpırdatmadan söylemişlerdi. ayyaş eudemos artık çok olmuştu, gemisi yakılmalı ve evi elinden alınmalıydı. 

    öleceğimi ve yeniden doğacağımı bildiğimden kimseden çekinmedim; bahçeme girdim 25 asır sonra kahvemden yansıyacak olan dağa baktım. karanlık bir dağdı, ayı arkasına saklamıştı o yüzden dağın gölgesi üzerime düşüyordu. ellerimle ördüğüm duvarların arasından geçip yatağıma uzandım, başım dönüyordu ve şarabı fazla kaçırmıştım. cılız bir ateş duvarın pürüzlerini ancak aydınlatıyordu. yeni yıla büyük beklentilerle girmedim, yeni yıla girdiğimi diğerlerinin hemen duymasını istemiyordum. önce itiraz ederler, eski köye yeni adet getiren elçinin kellesini almaya çalışırlardı. insanları pek sevmiyordum, o yüzden onları eski yılda bıraktım ve gözlerimi kapattım.

kalın taş duvarlar, yüzyılların sesini geçirmemiş. içerinin sıcaklığı sabit kalmış, başucumdaki kadehin şarabı uçmuş geriye sadece koyu mor izleri kalmış. kapıdan çıktığımda evimin bahçesinde bir sürü ahşap masa ve daha önce görmediğim tuhaf ama mutlu insanlar gördüm. saçım sakalım uzamış, bir süre sonra da uzamayı bırakmıştı. aralarında dolaştım, uzun bir masada bir sürü yiyecek vardı, sıranın sonuna girip beklemeye başladım. büyük parlak bir kazandan kaynar su akıyordu, tabağımızı alıp tıknaz bir adamın önünde bekleyince adam bize yumurta pişiriyordu. gülümsedim, hangi dilde konuştuklarını bilmiyordum, o yüzden kadim lisanı kullanmaya karar verdim. başımla omleti işaret ettim, onlardan birisi olmadığımı anlamalarını istemiyordum. itiraz edebilir ve bana zarar verebilirlerdi ama öyle bir halleri yoktu. fincana sıcak su döktükten sonra kahverengi bir toz ekliyorlardı, aynısını yaptım.

uzak bir köşeye geçip ilk yudumu aldıktan sonra fincanı masaya bıraktım. fincanın ağzında kocaman bir dağ vardı, dağ fincana sığmıştı. dağı çok önceden tanıyordum, eve geldiğim son gece onu görmüş gölgesini içime çekmiştim. içtiğim şey ise yeniydi, sevmiştim. uykumu açmıştı, geldiğim yoldan dönersem gemime ulaşacağımı düşündüm. yiyecekleri bitirdim, herkes ne yapıyorsa aynısını yaptıktan sonra da bahçe kapısından dışarı çıktım. yol aynı kalmıştı; çocuklar peşimden yürüdü, şifacılar güneşe yüzlerini döndü...




19 Aralık 2024 Perşembe

dört element haftası - çarşamba

dört element haftası, bundan 14 sene evvel aziz dostum willy'nin gelmesi ve likya bölgesinde sağa sola gitmemiz, giderken içmemiz, vardığımız yerde pes oynamamız ve ertesi gün hemen hemen aynı şeyleri yaparken hayatın balını kaymağını emmemiz üzerine şekillenmiş bir yazı dizisiydi. yanlış hatırlamıyorsam perşembeden başlamış ve pazara kadar sürmüştü. o zamanlar memur değildim, askerden geldikten sonra işe girmek için acele etmediğim hayatımın pek bir özgür dönemindeydim. aile efradı, okulu ve askerliği bitirdikten sonra işe girmem gerektiğinin bilincindeydi fakat ben bu bilinç düzeyinden götüm götüm kaçıyor, günü kurtarmaya çalışıyordum. bloga bunu yazmış olmasam, o günler oralara gittiğimi bile hatırlamayacaktım. fotoğraflar vardı ama hikayesi temize çekilmemişse eksik kalıyordu. nereden başlamıştık, nereye gitmiştik, dev örümcek hangi etapta karşımıza çıkmıştı bilemeyecektim. konu üzerine derin araştırma yapmak isteyen lisans öğrencileri, sol üstteki arama çubuğuna "dört element" yazabilir, olmaz ben direkt tek tık istiyorum diyen doktora öğrencileri için ahanda dev hizmet.

her neyse, willy geçen hafta yeniden geldi ve eskisi gibi geniş yaylalar bulamadığımız için çarşamba öğleden sonra ancak yola düşebildik. yıl sonu nedeniyle işlerim, imzalarım, onaylarım o kadar çoktu ki bu izni koparmam bile kolay olmadı. önceden kaş tarafına giden minibüs beklemiş ve minibüs hemen gelsin diye moleskine defterimi açıp bir şeyler yazmaya çalışmıştım, şimdi ise saat 12 gibi arabama atlayıp gazı kökledim. köklenen gaz "abi yakıt al, yoksa neyi kökleyeceğini biliyorsun" diye inledi. zaman, hatalı üretilmiş bir kum saatinin geniş oluğundan akan kum taneleri gibiydi. akşam geri dönecektim, orada kalamazdım, kerem-wan kenobi beni görmeden uyumaz, ortalığı dağıtır, telefonla arayıp o kırılgan sesiyle "baba ne zaman geliyorsun, seni çok özledim" derdi. o yüzden dört element haftası-kayıp nüshayı 6 saatte tamamlamalı ve tarihe not düşmeliydim. 

çıralı'ya, aralık güneşine göğsünü açmış sarı yapraklı ağaçların arasından ulaştım. sular yavaştan çağlamaya başlamış, nehirler yatağını hatırlamıştı. yol sakindi, forever young dinliyordum. üzerimdeki kapüşonluda ise tuhaf bir tesadüf vardı; dört element sembolleri işlenmişti üzerine: ateş, hava, su ve toprak. bu tesadüfün verdiği kudretle çıralı'ya ulaşmak çok zaman almadı. willy, arabasının içinde beni bekliyor ve beklerken zaman kaybetmemek için bira içiyordu. arabada henüz bir sıkıntı yoktu ama çok geçmeden olacaktı, dört elementin hava kısmını tecrübe edecektik.

biralarımızı marketten alıp chimera'nın kutsal ateşine doğru yola çıktık; buraya birlikte daha önce de gelmiştik, 2002'nin ekiminde. ikimizin saçları uzun, benim kulağımda küpe, üç dört hafta önce kafamı duvara geçirdiğim için alnımda dikiş izleri, üniversitenin ilk senesinden kalma bir sürü alttan ders, acaba okulu bırakıp yeniden sınava mı girsem, mimar mı olsam endişeleri, aşk meşkten kalan yara izleri, çok az para, ateşin başında başka ülkelerden gelen insanlar, analog bir fotoğraf makinesinin otuz altı pozluk hakkı...



chimera'dan olympos'a dönerken o uzun sahili kat etmiştik, paradise lost tişörtüm üzerimdeydi ve ne kadar çok yıldız olduğunu ilk o zaman görmüştük. 

2024'ün son günlerinde, bu sefer arabayla gidiyorduk kutsal ateşe. yürüsek yürürdük fakat zamanımız azdı. yolun başında bir otostopçu aldık, sonra otostopçumuz yolda arkadaşlarını gördü ve onları da aldı. köy dolmuşundan tek farkımız, baş aşağı duran bir horozun henüz bize denk gelmemiş olmasıydı. otostopçular sanırım vegandı, varana kadar avokado övdüler. adamın birisinin enfes avokadolar yetiştirdiğinden ve bunu yirmi liraya verdiğinden bahsettiler. makam şoförümüzün avokadolarından daha iyi miydi peki, bunu asla öğrenemeyeceğim. makam şoförünün avokadoları ne alaka diyen hazırlık öğrencileri, birkaç yazı önce bunlardan bahsetmiş olmam lazım. bu blogta olan hiçbir yazı bağımsız değil, bir puzzle'ın parçasıdır. her şeyin sonunda hepsi birleşecek ve tek bir hikayeye dönüşecek. bunun ne zaman olacağını henüz kestiremiyorum, yirmi iki sene önceki yolculuğun ikinci kısmını ancak yazıyorum.

otostopçu veganları yolda indirdik ve ateşe doğru kadim yolculuğumuza devam ettik. willy artık keldi, benim ise kısa saçlarıma nispeten aklar düşmüştü. kulağımdaki delik kapanmış, paradise lost tişörtüm sırra kadem basmıştı. o bölümü bırakmamış memur olmuştu, ben bölümü bırakıp başka bir şehirde başka bir bölümü bitirdikten sonra memur olmuştum. kader, alnımdaki dikiş izinden bile belirgindi.

chimera düzlüğüne arabayı park edip sırt çantamızda biralarla tırmanışa başladık. hava durgun ve ılıktı, bizden başka kimsecikler yoktu. yazın buraya, miğferdibi'nde elinde meşaleyle koşan uruk-hai gibi tırmananlar olurdu, her ateşin başında onlarca kişi, bitmek bilmeyen uğultu, gürültü... biz ise haftanın ortasında ufak bir boşluk yaratmıştık. diğerleri okullarda, işlerde, sürekli bir şey alıp sattıkları için noterlerde ve dinlenme tesislerindeydi. koşuşturmaları bitmiyordu, yetiştirmeleri de. patika eskiden daha uzundu sanki, kısa sürede vardık. ateş ocaklarını tepeden gören bir ağaç altına yerleştik, iki üç kedi ateşin kadim koruyucuları gibi dolaşıyordu. bir kedi, cılız yanan ateşi fark etmediğinden kaşlarını bile yakmıştı. biranın açılma sesine koşarak geldiler, yiyecek bir şey var zannettiler ama yiyecekler çok aşağıda kalmıştı. biz birkaç bira içip dönecektik. 



öyle de oldu, yürümek istediğim bir patika daha vardı maden koyu'na doğru giden. daha önceden defalarca yürümüş, deniz içinde birbirine yakın duran iki kayayı "two brothers island" olarak literatüre katmıştım. bir keresinde de hava aşırı sıcakken yolun yarısında tüm suları tüketmiş, grubun yaşlı ve güçsüz olanları yüzünden en yakın koya tekne çağırarak kurtulmuştuk. yürüsem yürürdüm ama bir gruba dahil olunca en zayıfı normları belirliyor. kimseyi geride bırakamaz, kimsenin de önünde gidemezsin. 

chimera'dan indik, biraların kalanını maden koyu patikasında içecektik. yıkılmış ağaçların, parlayan taşların ve mercan rengi çiçeklerin yanından yürümeye devam ettik. sonu olimpos'ta biten uzun sahili tepeden görüyorduk, koca ağaçlar brokoli gibiydi yine. ne ölü ne de diriydiler, uzun zamandır yaprakları yoktu ama yok da olmamışlardı. schrödinger'in ağaçları ölüme, yaşama ve sonsuzluğa dair kadim lisanda şarkılarını söylüyorlardı. eski ve daha eski günlerdeki gibi biralarımızla, göğün altında manzarayı izledik. 2010'daki dört element haftasından sonra neler neler olmuştu, insan her günü aynı zannederken bir bakıyor ki hayatlar kurulmuş, yıkılmış ve bu tekrar tekrar gerçekleşmiş. willy evlendi, boşandı, üstesinden geldi ve yollara düştü. çalıştığı yeri değiştirdi. kurum, durum ve oturum sürekli devinim halindeydi. ben nispeten daha statiktim, artık pek bir yerlere gitmiyor ve aynı kurumun aynı odasında, bir pencere kenarında gündüz düşleri ve çıplak gerçeklik arasında denge kurmaya çalışıyordum. benim yolum da buydu belki de. okyanusları hiçbir zaman göremeyecek, tekne sahibi olamayacak ya da gümüş detayları olan kara bir motosiklet ile batıya süremeyecektim. yaptıklarım kadar yapamadıklarım, seçtiklerim kadar seçemediklerim de yolumun bir parçasıydı. kendimle daha barışıktım eskisine nazaran, suçlamayı bırakmıştım, elimden geleni yapıyor ve eldekilerin ne olduğunu biliyordum. oğlum, beni hayata ve kainata bağlayan çapaydı. aramızdaki bağ sanki milyar yıllık galaksilerden dünyamıza ulaşmış yıldız ışıkları kadar eskiydi. 

çıralı sırtlarından tekrar sahile indik, deniz kenarına yürürken kumların üzerinde terk edilmiş ve artık çok eskimiş kırmızı deniz bisikletini tekrar gördüm. kardeşimle geçirdiğim son gün, o deniz bisikletinin üzerindeydi. tüm aile sığmıştık oraya, pedal çevirmiş, gülmüş ve coşmuştuk. benim puslu kıtalar atlasım, en uzak sahilim, galaksi rehberim tam orasıydı. her şey orada olup bitmişti ve yeniden başlamıştı. o top sahasında, kardeşimle ve yıllar sonra oğlumla penaltı çekişmiştik. orada araba sürmeyi öğrenmiş, çifte gökkuşağını görmüş ve pembe bir akşam üstünü sarhoş karşılamıştım.


kıyıya çekilmiş teknelerin ve uzak diyarlardan gelen karavanların arasından yürümeye devam ettik; tekne gövdelerinin boyaları soyut tablolar gibi görünüyordu. kuru dallara konan kuşlar kendi aralarında günün muhasebesini yapıyordu. kum saatinin üst kısımda kalan kumları iyice azalmıştı, birazdan ben eve dönecektim, willy ise tuhaf pansiyonunda kalmaya devam edecekti. son bir kahve içelim dedim, karanlığın koyu yorganı çıralı'nın üzerini örtmeye başlamıştı. kahvecide sadece biz vardık, kış vakti nasıl da güzeldi her taraf. lacivert bir gecenin içinde tek tük parlayan yıldızlar, sıcak sarı ışıklar, ormandan esen rüzgarlar...

arabayı park ederken, dört element döngüsünü tamamladık. ateşi görmüştük, su boyunca ilerlemiştik, toprakları aşmıştık patikaları takip edip ve şimdi de arabanın lastiğini patlatmıştık. bordürün köşesine sertçe giren willy, citroen'in ön lastiğini yarmıştı. yedek lastikte hava yoktu, en yakın lastikçi başka bir ilçedeydi ve o akşam gelmesi imkansızdı. 2007 yılında, izmir'de güzel bir kız görüp arabanın içinde maymunlar gibi alkışladıktan yaklaşık yarım dakika sonra lastiği patlatmış ve bunun tanrının bir uyarısı olduğunu düşünmüştük ama gençlik işte, ibret almayı bilseydik böyle olmazdı. hatalarımızdan ders almayı bile bütünlemelere bıraktık.

arabayı zar zor kenara çektik, bereket marketin kasiyeri priapos sağolsun bize lastikçinin numarasını verdi, arabanın başına bir şey gelmez abi dedi. çıralı'nın tanrıları kışın ufak tefek işler yapardı, parasında da değillerdi sadece boş durmak onları sıkardı.

benim arabama doğru yürüdük, eşyalarımızı aldık, pansiyona doğru yola koyulduk. pansiyonu sanırım bir kedi işletiyordu, insana dair bir iz yoktu. odanın kapısında anahtar asılıydı, içerisi de willy'nin sabah çıkarken bıraktığı gibiydi. pansiyonun sahibi belki de işletmesi gereken bir pansiyon olduğunu unutmuştu, ertesi sabah hatırlayacaktı. gecenin karanlığında farlarımı açtım ve eve dönerken yolda "one of us" dinledim. bunu siena'da yağmurlu bir günde küçük bir dükkanda şemsiye alırken duymuştum en son, müzik yine zamanın çeşitli yerlerine serpiştirilmiş çakıl taşları gibiydi. taşları takip ederek eve vardım. bağımsız gözlemcilere göre yedi saat, bana göre ise yirmi iki yıl sürmüştü o öğleden sonra. dört element haftası-salı kim bilir ne zaman olacaktı, bir yirmi iki yılımız bile kalmamış olabilirdi, her şey imkan dahilinde ve plan haricindeydi...

12 Kasım 2024 Salı

yan yanaydık

bundan neredeyse yirmi sene önce, aynı anda aynı yerde olmak üzerine bir şeyler yazmış ve bunu satma imkanı bulamadan kaybetmiştim. hikayede, 22 yaşında bir mimarlık öğrencisi, arkadaşının evinde sabahlayıp projesini yola koyduktan sonra kaldığı yurda dönerken istiklal caddesi'nde dünyayı gezen bir turist ile yan yana geliyordu. dünyayı gezen sırt çantalıda, kendini gerçekleştirmiş olmanın, piramidin zirvesini görmenin ışıltısı vardı. proje için sabahlayanda ise kör kuyular gibi bir yorgunluk. ayağını kaldıracak gücü bile kalmamış sabahladığı için, adımlarını sürüyerek yatağına doğru gidiyordu. sabahın erken saatlerinde istiklal caddesi nispeten boştu ve çok uzaktan bakıldığında, gezgin ile öğrenci tam olarak aynı anda ve aynı noktada görülüyordu. yorgunluktan bayılmak üzere olan öğrenci, tomtom sokağı'na sapıp yurduna girdi. dünya'yı gezen ise dinç adımlarla yola devam etti. yan yana oldukları kısacık sekans, aklımda yer etmiş olsa gerek şimdi hiçbir kopyası olmayan bu hikayeciği yazmıştım. başlığı ise "yan yanaydık" idi. bundan eminim. oradaki öğrenci bendim, istiklal caddesi üzerinde bir yurtta kalıyor ve bir gün eve çıkmanın ve dünyayı gezmenin hayalini kuruyordum fakat okulun bitmesine daha vardı. uzatmalarıyla, düzeltmeleriyle ve oynanmayan süresiyle neredeyse 3-4 sene daha isterdi. gezgini ise hatırlamıyorum, rastalı genç bir kadın mıydı yoksa orta yaşlı ve yuvarlak gözlüklü bir adam mı bilmiyorum. belki de dünyayı gezmeyi bırakmış, şu an güneşli bir kasım sabahında ofisinin penceresinden dışarıya bakıp kahvesini yudumluyor ve eski günlerini düşünüyordur. benim onu gördüğüm günün akşamı ölmüş olması bile ihtimal dahilinde. ailesi yurt dışından gelmiş ve çocuklarının cenazesiyle dönmüşlerdir birkaç gün sonra. alp dağlarını gören bir mezarlıkta, soğuk bir taşın altında yatıyor olabilir tam şu an. birisinin nerede olduğunu merak edip bakmadığımız sürece, herkes her yerdedir. fazla merak iyi değildir, bırakalım insanlar özgürce dolaşsın. 

20 sene sonra... 9 kasım 2024 cumartesi...

evden çıkıp limana yürüyorum, saat tam 10:00'da limandaki balıkçı barınağında demişlerdi. genelde öğlenleri gidip teknelere bakarken bir kahve içtiğim, hayaller kurduğum yerde bu sefer Fatih Aksu da olacak. beş yıl süren yelkenliyle dünya turunu birkaç ay önce tamamladı ve bu serüvenin her safhasına tanık oldum. bazı sabahlar kahvaltı ederken, bazı öğlenler mavi göğün altında, bazı geceler yatağımda uykuya dalmadan hemen önce. fatih kaptan'la yedi denizleri aştım, tropik adaların etrafına demirledim, fırtına yaklaşırken tedirginlik hissettim, bazı geceler yıldızların evim olduğunu ve oradan geldiğimi düşündüm. iyi insanların ayrı bir millet olduğunu ve bu milletin dünyanın her yerine ve her zamanına yayıldığını anladım. karşılık beklemeden yardım edenler, gülümseyenler, iyi niyeti gözlerinin içinden belli olanlar. pasifik seyrini, hint okyanusunu, güney amerikayı, kolombiya yat kulübünü, bozulan otopilotu, çeşitli ölçekteki sorunları, bunların çözümlerini, cesareti ve serüven duygusunu sanki bir jules verne kitabında ya da sadun boro'nun pupa yelken'indeymiş gibi yaşadım. şimdi de fatih aksu, dünya turunu tamamladıktan sonra antalya'ya bir kongre için gelmiş, ertesi gün de yaşadığım yerde bir çay molası için duracağını instagram'dan söylemişti. 

tam vaktinde oradaydım, masanın başında fatih aksu vardı. gülümseyerek yaklaştım, o da yerinden kalktı ve el sıkıştık. verdiği ilham için çok teşekkür edip, kendisinin videolarını şu an tam oturduğu yerde oturup yıllardır izlediğimi söyledim. birleştirilmiş iki mavi masa etrafında bir grup insan oturduk, hayranlıkla dinledik. sanki 10 metrelik teknesinde bizi de götürmüştü, kendisinin bile hatırlamadığı şeyleri sanki oradaymış gibi anlatanlar oldu. kaptan, bu kadar sevildiğine ve takip edildiğine şaşırdı, mutlu oldu ve kendini gerçekleştiren insanlardaki parıltıyla çayını içti. çok az insanda vardı bu ışıltı, ne için dünyaya geldiğini fark edip bunu ne pahasına olursa olsun yapanlarda ve bunu sadece kendisi için gerçekleştirenlerde olurdu. milyonda birdi, bahaneleri ya da ertelemeleri olmazdı. vakit geldi mi, sanki galaktik bir saatin tiktaklarıyla harekete geçerler ve durmazlardı. dağları aşar, okyanusları devirir, gidilemez denen yerlere gider, yenilemez denen canavarları yenerlerdi ve eve geri dönerlerken değiştiklerini, eskisi gibi olmadıklarını bilirlerdi. yol öğretirdi, yolu ise yoldayken öğrenirlerdi. 

fatih kaptan'la aynı anda aynı yerdeydik; ben son beş senedir aynı odanın aynı pencere kenarındaydım; o ise tüm dünyayı on metrelik blue horizon'uyla dolaşmıştı. ufak bir sahil kasabasında, ev ile işim arasındaki 350 metrelik yolda mekik dokuyordum, o ise pasifik'te haftalarca yalnız başına kalmış ve yıldızların ve güneşin altında sürekli ilerlemişti.

fotoğraf çekmeyi severim ama çektirmeyi hiç sevmem fakat bu sefer rica ettim; ne iş yaptığımı sordu. belediyede mimar olduğumu söyledim. çok güzel dedi, yelken kulübüyle mutlaka temasa geçmemi ve resmi kurumların desteğinin çok önemli olduğunu söyledi. kendisi dünya turuna çıkmadan ve belki de yelkenlisini almadan önce, bir yelken kulübü projesi çizmiştim. rüzgara kanat açmış bir martı gibiydi fakat siyasi iklim, karar alıcıların basiretsizliği yüzünden hayata geçmemişti. oğlumun da kendisini izlediğini ve çok sevdiğini ekledim. mutlaka ama mutlaka optimist'e başlamasını, yelkeni erken yaşta öğrenmesini söyledi. tanıştığımıza memnun oldum onur dedi, ben de öyle fatih abi dedim. bir masal kahramanıyla, asırlar öncesinden gelen mitolojik bir tanrıyla, olimpos'un binlerce yıl öncesinde yelken açan kaptan eudemos'uyla görüşmüş gibiydim. tüyler diken, gözler hafiften nemli. bir kitap yazmak için eve kapanacağını, mayıs sonuna kadar yazması gerektiğini söyledi ve ege'ye doğru yola devam etti. gerçekti, kendisini gerçekleştirmişti ve hayatın kadim takviminde izlerini silinmeyecek şekilde bırakmıştı.

cumartesi sabahı fatih aksu'yla yan yanaydık; o yola devam etti ben ise deniz kenarında biraz yürüyüp eve geri döndüm.


31 Ekim 2024 Perşembe

mutlu gün

theo angelopoulos'un sonsuzluk ve bir gün'ü, filmi izlemeye başlamadan önce içimde yeşermeye başlamıştı. gelecekte olacak olan ve hayatımın geri kalanında etkisini devam ettirecek şeyin kipi nedir acaba, future perfect tense mi? baktım da varmış böyle bir şey, cümle içinde kullanalım:

"yirmi sene sonra şimdi gibi artık bu saçma sapan yerden ve işlerden kurtulmuş olacağım fakat yaşım da 62 olacak. 62 ile ne yapılır, tavşan mı?"

sonsuzluk ve bir gün'ün önce müziğini dinledim, sonra ufak tefek kesitleri önüme düşmeye başladı, başı ve sonu olmayan alıntıları ilgimi çekti, sisli bir yolda izlerini takip ettim ama izlemek ancak birkaç sene önce gerçekleşti. geç oldu diyemem ama erken de değildi. filmi bitirdikten sonra bunun ömürlük bir yol arkadaşlığı olduğunu biliyordum; her izlediğimde yeni bir şeyler keşfedeceğimi, başka bakış açılarıyla yeni bir film izleyeceğimi, bu açıların yaşlandıkça evrileceğini, olgunlaşacağını, diyaframımın açılacağını... eleni karaindrou'nun by the sea parçasındaki piyano ritmini sanki bir kış ormanında ısıtmayan güneşe baktığım o öğleden sonrası gibi sonsuza dek ruhumda duyacağımı adım gibi biliyordum. 

bu sabah, filmin senaristi petros markaris'in filmin senaryo ve çekim sürecini anlattığı sonsuzluk ve bir günlük'ü bitirdim. her gün yarım saat ve sadece sabahları okuyordum. kerem'i servise 07:55'te bırakıyor, eve geri çıkıyor ve işe de 08:25'te gidiyordum ki yere dökülen soğanları 08:26 civarında toplayabileyim diye. soğanları toplamak bana iyi gelmişti, sanki ilk defa işe yarıyormuşum gibi hissetmiştim. 

filmin senaryo süreci 1996 yazı gibi başlıyordu, benim kız kaçıran patronum dükkana gelmediği için akşama kadar boş boş beklediğim o kutsal yazda yani. kızın babası gün aşırı geliyor ve cep telefonunun pek kimseler tarafından bilinmediği günlerde kızını kaçıran şerefsizi elle arıyordu. kız gönüllü kaçmıştı, çünkü anası babası benim patronu çulsuz olduğu için kızlarına layık görmemişler ve genç çiftimize başka çare bırakmamışlardı. petros ile theo, senaryoyu oluşturmak için saatlerce telefonda konuşup adım adım ilerler ve bazen ilk adıma geri dönerken, ben de ufak bir yazıhanede akşamı zor ediyordum. önceden günler ve mevsimler çok uzundu, haftalar bitmek bilmiyordu. cumartesi öğlene kadar çalışıyor ve patronun babasının gelip haftalığımı vermesini bekliyordum. haftalığımı alıp eve gururla yürürken, o sırada 62 yaşlarında olan theo angelopoulos da filmi için tüm ruhunu veriyordu.

demek ki, 62'den sadece tavşan yapılmıyormuş. hiçbir şey için ne geç ne de erkenmiş, olması gerekenler tam zamanında olurmuş. theo, bana bunu güneşli geçen bir ekimin son gününde, 2024 yılında bile öğretmeye devam ediyor. 

içimde sürekli bu filmle yaşıyor, gittiğim yerlere onu da götürüyorum. salı günü çıralı sahilindeydik. çocuklar yine taşlarla oynuyor ve yaşlılar da güneşten besleniyordu. hemen önümde seksen yaşlarında bir kadın, sararmış bir kitap okuyordu. kitap en az otuz senelik olmalıydı, belki de 1996 yazında almış ve bir gün okurum diye diye o günü beklemişti. kısa gümüş saçları olan kadını ursula k. le guin'e benzettiğimden kitabı da yerdeniz büyücüsü olarak gördüm. Bir teoriye göre de kadın kitabı 22 yaşındayken almış fakat bir türlü bitirememişti. 

soğuk birayı, termos bardağıma doldurup üzerinde de iki parmak köpük bıraktım. altın saçlı çocuklar taş kuleler yapıyorlardı, denize girenler bile vardı. o sırada adı çıralı olan bir tekne yaklaşık elli metre açıktan geçiyordu, teknenin üst katında 5-6 tane genç kadın, bee gees’in stayin alive’ı eşliğinde dans ediyordu. Güneşin altında, denizin üstünde sanki çok uzak bir gelecekten tek günlüğüne gelmiş de akşam döneceklermiş gibi bir tutkuyla hoplayıp zıplıyorlardı. Tek bir anda, 80 yaşında yaşlı bir kadın, 41 ile 42 arasında bir yerde bira içip etrafı izleyen bir adam, 20’li yaşlarında tekne turunda hayatın tadını çıkaran bir grup kız, 9 yaşındaki kerem vardı. Yaşlı kadın kitabını kapattı, çantasını toplayıp Olympos tarafına yürüdü. Tekne gözden uzaklaşıp kayboldu. Ben kalkıp denize koştum. Kerem ise mayosunu getirmediğimiz için küsüp arkasını döndü.

Mutlu gün, daha önce olduğu ve sonra da olacağı gibi; yaşanıp biteceği ya da henüz yaşanmadığı gibi kendi kanunlarıyla var oldu ve yok oldu...


23 Ekim 2024 Çarşamba

soğanlar ve avokadolar

işe yine geç kalacaktım, saat 08:26'yı gösteriyordu ve evden henüz çıkmıştım. her gün yaylana sallana yürüyor ve kredi kartı büyüklüğündeki personel kartını, girişteki dijital ekrana hep birkaç dakika geç basıyordum. kartı basarken fotoğrafımı da çekmeye çalışıyordu dijital bekçi ama kadrajına girmiyordum. sadece uzak bir köşeden kolumu uzatıyordum. ben bir hayalettim belki de, kimse benim kart basarken çekilmiş tek bir fotoğrafımı bilmiyordu...

bugünkü blog yazım başka bir güne gitmeden, geçmişten gelen zaman ayarlı mızraklara yakalanmadan ve gelecekten tek kelime bile bahsetmeden sadece dünü anlatacak. 

saat 08:26'yı gösteriyordu, ev ile iş arası yürüyerek en fazla beş dakikaydı. ekimin sonuna yaklaşırken ortalıkta yine bulut namına tek beyazlık yoktu. nem azaldığından görüntüler netleşmişti sadece, gelidonya adalarını onlara bakmadan bile görebiliyordum. tarım kredi'nin önünden geçerken, reyona haddinden fazla yığılan soğanlar teker teker dökülmeye başladı. ilk soğanın özgürlüğe kavuştuğunu sanan diğer soğanlar arkadaşlarının peşinden tereddüt etmeden atlıyordu. reyondan kaldırıma, kaldırımdan yola inip mutlu atomlar gibi sağa sola saçılan soğanları ise marketteki hemen her işe koşan çocuk toplamaya çalışıyordu. parmakları sanki kırılmış gibiydi, eklem rahatsızlığı vardı ama tıbbiyeli olmadığımdan teşhis koyamadım. doktorların işini doktorlara bırakmak lazım ben sadece yola dökülen soğanları topladım. soğanların üzerinden atlayıp gitmek olmazdı. yola düşen özgürlük savaşçılarını tekrar reyona koydum. sabah patates-soğan dizen, öğlene doğru kasaya geçen, akşam üstü de içerdeki rafları tekrar dolduran çocuğa kolay gelsin dedim. sağol abi dedi. artık abiyim, arkadaşlarımın çocukları amca bile diyor. hayat acı tebessümler bırakıyor bazen, abi ve amca he mi? olur tabii, sakıncası yok. 

makam şoföründen beş avokado alıp yüz elli kağıt verecekmişim, bana gelen talimat bu yöndeydi. ek iş olarak ya avokado satıyor ya da resmi araba sürüyor, insanların ne iş yaptığını çok da merak etmem. giriş kapısında onu gördüm, para hazır malı göreyim dedim. iki uyuşturucu taciri gibi gizli gizli konuştuk. mal bagajda dedi, ona yüz elli kağıt verdim. parayı hazırlamıştım, bir ara para çekmeye de gitmeliyim diye düşündüm. her şeyi kartla ödediğim için cüzdanımdaki paralar küflenmeye başlamıştı. sadece okeyde yenildiğim zaman kahveciye nakit ödüyordum ve iki haftadır bileğimiz bükülmüyordu. bir daha kazanamayacağımı düşünenleri yanıltmak hoşuma gidiyordu. yüz elli kağıda altı avokado verdi, bir tanesi de ikrammış. avokadolar iriydi ama daha olgunlaşmamıştı. karanlık bir yerde elmanın yanına koy dedi. karanlık vardı ama elma yoktu, elmayı dönerken marketten alırım artık dedim. avokadolarla masama geldim, çekmeceye koydum. öğlen eve giderken götürecektim. gitmişken bir de napoliten soslu makarna yapardım. geçtiğimiz haftalarda bu makarna boşa gitmez deyip yanına bir kadeh şarap koyduğum için italya'dan getirdiğim şaraplar bitmişti. toscana bölgesinden elimde bir şey kalmamıştı. 

öğlene kadar yine abuk subuk işler peşinde koştum, yerden soğan toplamak bütün bu işlerden daha faydalıydı. artık proje, inşaat, müteahhit görmek istemiyordum. taa burama kadar gelmiş, taa buramın yukarısına da taşmıştı. beş evi olan on ev istiyordu, herkes birbirini şikayet ediyordu, bahçe duvarı yüzünden kardeşinin boğazına çökenler, babasının ölmesini bekleyenler derken artık zıvanadan çıkmıştı bir çok şey. biraz daha dayan bandini dedim, sabret çocuğum. hikayeciklerimi satın alacak birkaç insan vardı belki ama hayat gerçekten pahalıydı, şimdi değil dedim. 

üç adet karslı beden öğretmeni, bir adet amasyalı makine mühendisi ve bendenizden mütevellit "mekkeli müşrikler"  grubu, öğleden sonra iki ağacın altında bira mı içsek diye bir önergeyle geldi. haftanın ancak üç günü okula giden bedencilerin salı çarşambası boşmuş, makina mühendisi de ben fabrikadan kaçarım sonra dönerim dedi. ben ise hastaneye gideceğim için belki dönüşte diye açık kapı bıraktım. kuduz karabaşlar rahat durmuyordu, birbirlerini tetikliyorlardı. karslı bedenciler zihnimin bana oynadığı bir oyun gibiydi ama birkaç yerden teyit ettirip bunların gerçekten de var olduğuna emin olmuştum. yetmezmiş gibi aynı grupla, her cuma gecesi limandaki çay bahçesinde hesabına ve birasına okey oynuyorduk. cuma geceleri okey oynayacağımı ve sonra deniz gören bir terasta ganimet birası içeceğimi düşünmezdim ama hayat işte, biz gelecek için planlar yaparken başımızdan geçenlermiş. john lennon öyle söylemişse doğrudur.

öğleden sonra işten birkaç saatliğine izin alıp hastaneye gittik, daha önce motorla defalarca geçtiğim manzaralı bir yoldu. her koyda denize giren insanlar vardı, belli ki su hala sıcak ve taşlar kumpir kıvamındaydı. bebekler bile suyun içindeydi. mavi göğün altında bir sürü insan, kimi denizde, kimi yolda, kimi acilde, kimi yoğun bakımda, kimi daha sabah gömülmüş, kimi anasının karnında yarın doğacak. yazılmayı bekleyen bir sürü hikaye, temize çekmeye bile tek ömür yetmez.

hastanede işimiz bitti, öğleden sonraydı, açıkta bir yelkenli aheste ilerliyordu. bir yere varmak umrunda değildi sanki, güneşin altında parlıyordu. belki dalıştan geliyorlardı, henüz kimsenin bilmediği bir batık keşfetmişler ve gün boyu yorulduktan sonra deniz suyuyla marine edilmiş napoliten soslu makarna yiyorlardı. onların toscana'dan aldıkları şaraplar bitmemişti.

yol kenarındaki iki ağacın altında ise üç kişi vardı, kamp sandalyelerini atmış ve sırtlarını güneşe dönmüşlerdi. güneşli pazartesiler filminin düşük bütçeyle yeniden çekilmiş hali gibilerdi. arabayı sağa çektim, pencereden hurdacı gibi son sesimle bağırdım "alırım dedim mi alırım, hurdacııııı" diye. ikişer bira devirmişlerdi, karabaşlar güneşleniyordu. gel beraber olsun dediler, işe dönmem gerekiyordu. o zaman akşam okey diye bir kanun teklifiyle daha geldiler. karslı tacirler bu işte gerçekten iyiler. onlara okeye geleceğimi söyleyip yola devam ettim. 

birkaç saat sonra, birbirine yanaşmış yelkenlileri gören bir masada sayıların ve renklerin büyülü dünyasına girmiştim. 1'den 13'e kadar sayılar, dilimlenmiş ve her parseline kürdan saplanmış tost, şişe ayran, tatlı tatlı esen ekim rüzgarları derken bir gün daha bitmeye yaklaşmıştı. soğan toplayarak başladığım 22 ekim 2024, taş toplayarak finali yaptı. yine kazandık, cüzdandaki nakit biraz daha küflenmeye devam etti. 

mekkeli müşrikler bir günü daha devirip evlere dağıldı.

16 Ekim 2024 Çarşamba

pandomimciler

kulaklığın ikisini takıp müziği de kökleyince, odadaki herkes pandomimcilere döndü: 

"your lips move but i can't hear what you're saying"

kolları hararetle hareket ediyor, bazen aniden delirmiş gibi gülümsüyorlar, gözlerinde o deliliğe ait parıltıyı görüyorum ama david gilmour beni bırakmamak için fender'inin teline daha da asılıyor. müzik, içimde yeşeriyor, birkaç sene önce görmeye gittiğimde 1728 yaşında olan aslan ardıç gibi görkemli bir ağaca dönüşüyor. avucumu ağacın gövdesini dayamıştım, o zamandan beri belki de ölümsüzüm ya da ağaç ölmeye başladı bilemiyorum. pandomimcilerin bazılarının kollarında bilezikler var, ganimet yarıştırıyorlar, maaşlarının bir kısmıyla altın bilezik alıp kılıç gibi şakırdatıyorlar. belki de bunların savaşı da budur, cepheler her zaman çeşitlenir ve bitmez. bir şeyleri karara bağlamak istiyorlar ama imkansız, en az anlaşan insanlar aynı dili konuşanlardan çıkar. 

italya'da bir mola yerinde yaşlı bir adamla aynı kuyruktaydık ama kuyruk çizgisel değildi, sanki tanrısal bir değnekle parçalanmış gibiydi. adam bilmediğim bir dilde konuşarak bana yer vermeye çalıştı, ben de onun bilmediği bir dilde sıranın kendisinde olduğunu anlattım ve birbirimizi hece hece anladık. çünkü her şey anlama çabasında saklıydı ve bu çaba, zaman, mekan, dil ve yaş farkı tanımazdı. adamın yüzünü hatırlamıyorum ama tek kelimesini anlamadığım bir konuşmanın nasıl da işleri çözdüğüne şaşırmıştım. 

"bu dünyada sihir diye bir şey varsa bu, birini anlamak, bir şeyi paylaşmak çabası olmalı."

izlediklerim, okuduklarım ve dinlediklerim; sahilde taşlarla oynayan çocuğun elinde dolanıp duruyor. eternity and a day'den before sunrise'e, içimde bir yerde kapanmayan sinema salonu var. koltukları vişne çürüğü renginde, kolçakları ahşap ama çok rahat. görüntü bazen titriyor, makinist kafasına göre kesip biçiyor ve alexandros gibi mırıldanıp duruyorum "ve hayat narindir..." diye.

pandomimciler odada dolanmaya devam ediyor, bileziklerine rağmen mutsuz olanlar var. yeni dişleri henüz takılmadığı için avurtları çökmüş ve otuz yıl birden yaşlanmış haritacı iki koluyla adeta bilmediğim bir yörenin oyununu oynuyor. sandalyesinden kalkıyor, bir şeyleri kanıtlamaya çalışıyor, sakinleşince oturuyor. poposuyla oturak arasında manyetik bir alan var sanki, adamcağız bir türlü layıkıyla oturamadan derdini anlatmak için tekrar zıplıyor.

derdini duymuyorum, müzik "one of us" ile devam ediyor. aziz dostum willy ile üniversitenin ilk yıllarında fazlasıyla dinlediğimden müteakip yıllarda pek tercih etmediğim bir şarkıydı, tekrar karşılaşmak yağmurlu bir siena öğleden sonrasını buldu. yağmur artacak gibiydi, dar sokaklarda altına sığınacağım bir saçak yoktu. kadınlar ve çocuklar otobüste kalmıştı, ben ise ufacık bir dükkana şemsiye almak için girdim. radyo açıktı, gözlerinin içi gülen yaşlı bir kadın vardı tezgahta ve eski dükkanın taş duvarlarında "what if god was one of us" yankılanıyordu.

tanrı yüksek ihtimalle o kadındı. huzuru siena'nın taş ve tuğla sokaklarında bulmuş, sadece yağmurda ortaya çıkarak uygun fiyatlı şemsiye satmaya başlamıştı. şemsiyeyi alıp palio meydanı'na doğru devam ettim, zamanı durdurmayı başarmışlardı. başka bir hayatta da gelip gelmediğimi, geldiysem şarabı nerede içtiğimi merak ederken yağmur şiddetlendi. her mahallenin kendine ait bir sembolü ve kadim bir rekabeti vardı, geri dönerken kaybolacağıma emindim ama tolkien'in dizelerini hatırladım:

"all that is gold does not glitter, 
not all those who wander are lost"

şu an pencere kenarındaki ahşap masamda, çapası paslanmış eski bir gemi gibi demirlemiş duruyorum. pandomimcilerde vardiya değişikliği oldu, yenileri geldi. birisi bir kutu lokum getirmiş, hepsi yanaklarını doldura doldura yedi. lokum dişlerine damaklarına yapışacak ve aşırı şeker onları kısa süreliğine mutlu edecek. tüm masalar evrak dolu, bazıları önemli olsa gerek fosforlu kalemlerle altları çizilmiş. masada isimlerimizin ve unvanlarımızın yazılı olduğu komik aksesuarlar, mezar taşımız gibi dikiliyor ama henüz ölmedik. 

belki de öldük ve burası diğer taraftır. oğlumun, yere temas etmeden servisten direk üzerime atladığı her akşam benim cennetim zaten. eğer o gün okulda güzel bir gol atmışsa hemen onu anlatır, ben de bana anlattığı minik öyküleri yetiştirir ve masala çeviririm. uykuya dalarken bir bakmış ki, okulda attığı öylesine bir gol ona andromeda ile samanyolu galaksileri arasında düzenlenen turnuvada kupayı getiren gol olmuş. yerçekimsiz stadyumda, dev bir meteorun üstünde samanyolu galaksisinin sol ayaklı forveti kerem son golü atarak formasını çıkarıyor ve on uzay gemisiyle gelmiş arkadaşlarına doğru koşuyor. gravite kramponları sayesinde sahaya tutunması çok kolay. uykuya dalarken o hafif çekik moğol gözlerinde tüm evreni görüyorum karanlığın ortasında bile. 

veli toplantısında, hayal gücünün çok güçlü olduğunu ve hikayeleri diğerlerinden çok farklı bitirdiğini söylemişler. guburuk diye kabarıp evin içinde şöyle bir dolandım, jules verne'nin desteği de yadsınamaz tabii ama ben de elimden geleni yapıyorum. 

ben olymposlu kaptan eudemos'um, gemim ile zamanda yolculuk yapabiliyorum. güneşten kopan manyetik fırtınalar gemimin balmumu ile cilalanmış yelkenlerini doldurabiliyor ve mürettebatımla serüvenden serüvene sürükleniyorum. her serüvenden sonra olympos'a dönüyor, kalenin altındaki mağaraya yüzüyor ve tek kişilik sahilinde uzandıktan sonra kuantum dolanıklıklarını çözüyorum. 

tüm bunlar, lacivert gövdeli teknesiyle cebelitarık'tan atlantik okyanusuna geçerken kıyıyı seyreden yaşlı kurdun aklından geçenler. sakalında tuzdan yollar, gözünün kenarında derin vadiler ve ön dişlerinin arasındaki ayrıktan geçen güneşin dilinde bıraktığı izler. 

kimse nerede olduğumdan emin değil; kerem servisin camından bakıp yolun kenarında onu beklediğimi görüyor, willy çimlerde uzanıp bira içerken walkman'den "one of us" dinlediğimizi zannediyor, çağlar viraja girerken motorun arkasında olduğumu ve düşmemek için ona sıkı sarıldığımı hissediyor, annem ona yeni aldığım tencere setinde harika yemekler yapmış ve beni çağırıyor yemek hazır diye, babam ise 1991 yılında onunla bir adana demirspor maçında, tribünde olduğumuzu fakat takımın berbat oynadığını düşünüyor. 

ben ise bir pandomim salonundayım, herkesin kolları bacakları oynuyor, bilezikler şakırdıyor ve sıcak bir ekim güneşi sağ yanımdan yüzüme çarpıyor.

25 Eylül 2024 Çarşamba

masumiyetin altın çağı

 20 sene önce, internet bağlantısı olmayan bilgisayarıma kaydettiğim günlüklerin bir kısmını buldum. genç mies, parasız ve bitik bir öğrenciyken loto oynamış. hayalleri gerçekten onun vizyonsuz bir karabaş olduğunu göstermekte. para çıkarsa tatlı yiyecekmiş. ulan ben normalde de tatlı yemem ki, ne düşünüyordum acaba o zamanlar? artık param var, öğlen gidip tatlı ısmarlayacağım kendime. işte 20 sene öncesi...


dün kontrolü biraz da zorunlu olarak kaybettim ve 50 ytl harcadım. kendimi bu yüzden aşırı suçluyorum ama 20 ytl ile 1 hafta geçinerek bunu dengeleyebilirim. küçük bi hesap yaparsak eğer:

 3 kahvaltı, 3,5 akşam yemeği, 3,5 sayısal=10

 bir tane çok karizmatik pulp fiction t-shirt=10

5 klan’da tavlada yenildim, 10 gece hamburger filan yedik. yaklaşık 15 de biraya verdim. onur’da para yoktu. ben de aç gezindiğim günlerin acısını çıkarttım ve canım ne istiyorsa aldım. bundan sonra böyle kontrolsuz çıkış olmaz tabii. ayrıca şu an trilyoner bile olabilirim. büyük ikramiye 3 trilyondu. düşünsene şu anda çıkmış olduğunu ama çıksaydı hissederdim. neyse çıkmış olduğunu görsem hemen sakin olmaya çalışırdım ve kontrol ederdim defalarca sonra hemen babamı arardım ve tüm servetimi ona bırakırdım. sonra geçer juri için ders çalışmaya makete falan başlardım. sonra bir tane porsche chayenne jeep almanın ama daha önceden de ehliyet almanın hayalini kurardım. harika olurdu. beşiktaş civarından çok harika bir stüdyo daire alırdım ve içini yuvarlak köşeli rahat mobilyalarla donatır dvd duvarı yapardım. beyaz ve mavinin tonları olurdu evimde. çok güzel yerlerden yemekler yerdim. tatlı yerdim. alkol almaz ayran içerdim. jordan ayakkabı alırdım. d-slr foto makinesi alırdım. eve tek başıma çıkardım sanırım. çağlar, özel bir üniversitede konservatuar okurdu istanbul’a gelip. bizimkiler de gelirdi belki ama bu bunalımlı şehirde oturmak istemezlerdi sanırım. belki de durusu villalarından bir tane alırdık. harika olurduk ama babamın canı sıkılırdı o zaman. kocaman bir televizyon alırdım. okulu bırakmazdım ama hemen bitirmek için kasmazdım.

neyse bu kadar salakça hayal kurmak zaman kaybı. birazdan arkadaşıma gideceğim. salı jurisi için daha hiçbir çaba göstermedim. zaten hep böyle oluyor. hafta sonu malak gibi yatıyorum. bu gece bir tane plan falan çizerim sanırım .görünüşlere geçebilirim ama asıl önemli olan bu arazi paftaları ve maketler. 2 tane öneriyi neremden çıkartacağım ben ya? hocamız bizi çok rahat bıraktığı için daha kaplumbağa gibi ilerliyoruz. ben her ders başka planla gidiyorum mesela. dolayısıyla yerimde sayıyorum.

bu arada beni anlamsız yere haddinden fazla duygulandıran şarkıyı, it’s a  sin’i dinliyorum. kaybolan bir şeyleri hatırlatıyor ve üzülüyorum. sanki gençlik yıllarımda içimde kalan her şey için bir şarkı bu. tarif etmem zor.

bugünlük bu kadar olsun kendimi çok iyi hissetmiyorum. dün taksim’e çıkınca, kendimi okul ve yurda ne kadar hapsettiğimi anladım. hayat taksim’deydi. her yerdeydi. bir punkın converse’indeydi. ayrıca istiklal’de caddenin ortasında bi converse gördüm. bağımsız. öteki teki yok. siyah ve çok eskiydi, çektiğim en iyi 10 fotoğraftan biri oldu.

ayrıca her haftasonu istiklal’e gitmeyi bütçem kaldırabilir mi bilmiyorum ama yurt  bazen çok bunaltıyor. kız arkadaşları olan benden çirkin adamlar istiklal’de hayatlarını yaşıyor. ben ise dağınık odamda bi şeyler için debeleniyorum…  hayat sanırım herkese adil değil.

19 Eylül 2024 Perşembe

ada berberi

yemeğimi yedikten sonra eve gidip uzanmak yerine işyerine geri döndüm, kimseler ortalıkta yokken yaklaşık yirmi dakikalık bir boşluğum var. deneysel bir hikaye uydurursam nasıl bir şey olurdu onu görmek istiyorum. başlayalım. başlangıç saati 13:10

berber dükkanı, hiçbir binanın altında, ortasında ya da yanında değildi. bir arazinin ortasına bir yere kondurulmuş bir ada gibiydi. etrafı karalarla çevrili bir barakada, yaşlı bir berber ve sadece son tıraşları için gelmiş tek seferlik müdavimleri vardı. diğer günü görecek olanlar gelmezdi bu berbere, sadece adı belediyenin hoparlöründen aynı sabah okunanlar hiç telaşa kapılmadan evlerinden çıkar, daha önce defalarca yürüdükleri yolu son kez yürürlerdi. ölümleri kesinleştiğinden, itiraz hakları yoktu. akrabaları ve arkadaşları bunu çoktan öğrendiğinden, henüz duymamış olanlara bile duyururlardı.

en son, ölenin kendisinin haberi olurdu öldüğünden. ortalığı velveleye vermeden ada berberinin yolunu tutar, sıra beklemeden koltuğuna oturur ve aynada kendisine son kez bakardı. berberden çıkıp yolun sonundaki eski rum evinin köşesinden dönenleri bir daha gören ve merak eden olmazdı. herkes berberi ve köşeden sonrasını bilirdi. babaları, dedeleri, çocukları ve kardeşleri o berberde tıraş olanlar sadece sıranın kendilerine ne zaman geleceğini bilemezdi. 

demir duvarlı berber dükkanı o kadar çok insanı uğurlamıştı ki, yaşlı berber herkesten bir vesikalık alsa duvarlar dolup taşar ve aynaya yer kalmazdı. küçük bir kasabaydı ama insanlar ne doğmaya ne de ölmeye bir gün olsun ara vermiyordu. kendisi de bıkmıştı ama yeni çırak yetişmiyordu artık, kimse son tıraşı yapacak berberin yerine geçmek ve insanları uğurlamak istemiyordu. kasabanın yeni reisine bu durumu açıklamak istemiş ve dükkanın camına "bugün gelmeyeceğim" yazdıktan sonra da makama çıkmıştı. yeni reis gençti, heyecanlıydı ama neyi ne kadar yapacağını bilmiyordu. teşkilatın dolduruşa getirmesiyle adaylığını koymuş ve insanların gençliğe olan özleminin rüzgarıyla da seçimi kazanmıştı. partisinin bayrağında beyaz at var diye de, mazbatasını almaya beyaz atla gitmişti.

beyaz atın ve gençliğin yeli birkaç hafta sonra dinmiş, yeni reis kördüğümle boğuşan bir kediye dönüşmüştü. yaşlı berberi dinledi, dükkanı mühürlesek ve bir süre anons yapmasak acaba kimse ölmez mi diye aklından geçirdi fakat ölümün önünde kim durabilmişti ki? kral gılgamış bile bunu başaramazken demokrat partiden yeni reis de kim oluyordu? yine de şansını denemek istedi, yaşlı berbere evine gidip dinlenmesini söyledi. zabıtadan dört kişiyi, yanlarında mühürleri, küçük tüpleri ve mührü eritmek için kullanacakları cezveyle berber dükkanına yolladı.

zabıta amiri, allah'ın emrine karşı çıktıklarını söylese de yeni reisi karşısına almak istemedi. mührü eritip berber dükkanının kapısına döktüler, tutanağın bir nüshasını da ibret-i alem olsun diye kapıya astılar. o gün ve diğer gün gerçekten de kimse ölmedi. yeni reis haklı çıkmıştı, anonsu kesip berberi de mühürleyince ölüm kasırgası dinmişti. yürüyerek berberin yaşadığı iki katlı rum evine gitti. kapı aralıktı, üst kattan belli belirsiz bir müzik sesi geliyordu. cumbadan giren rüzgar evin yüksek tavanlarında şöyle bir dolaştıktan sonra da sokak kapısından dışarı çıkıyordu.

yeni reis, yaşlı berberi koltuğunda buldu. öleli çok olmamıştı. son tıraşını olamadan, kirli bir sakalla ve kimseye adını duyuramadan göçüp gitmişti. ertesi gün adı anons edildi, mühür ise reisin başkanlık yaptığı üç dönem boyunca kapıda  kaldı. 




11 Eylül 2024 Çarşamba

dahi anlamındaki de

dün, oğlumun sekizinci yaşı için onun otuz üç yıl sonra okuyacağı bir yazı yazmak istemiştim fakat işler ve işlemler her zaman benim istediğim gibi olmuyor. teftiş kurulunda bir müfettişe savunma vermem gerektiği için şehre indim, benden kaynaklanmayan bir sıkıntının payıma düşeni için tam 13:30'da oradaydım. ışık alsın diye galeri boşluğu camla örtülmüş bir binaydı ve butik bir cehennemi andırıyordu. antalya zaten yeterince ışıklı ve sıcak bir şehirdi, bir de bu ışığı ve ısıyı binanın yüreğine sokmak hangi manyağın işiydi bilemedim, kendi götümü kurtarmam gerekiyordu. yine üçkağıtçı bir müteahhit ortalığı dağıtmış ve galeyana gelen halk, herkesi her yere şikayet ederek reaksiyon göstermişti. 

binada sadece müfettişler, katipler ve özel güvenlik vardı. holde sıramı beklerken on dakikada yirmi kilo vermek istemediğim için sigara içilen terasa çıktım. başka odadan başka bir müfettiş de geldi, sigarasını yaktı ve hiçbir şey demeden caddeyi izledi. daha önce aynı şeyi binlerce kez yaptığı belliydi, her şeyi otonomdu. sanki bir insan değildi de insan kabuğuydu, içi boştu. ruhunun olduğuna dair bir iz bulamadım, sıcak bir rüzgar beni de kabuğa çevirmek üzereyken müfettişin elçisi geldi ve beni içeri davet etti.

bir insan durduk yere neden müfettiş olur ve sınırlı ömrünü böyle tüketir diye merak ederek koltuğa oturdum. mimarlık jürilerinden şerbetliydim, stres altında paniğe kapılmak yerine zaman ve mekanın dışına çıkabiliyor, kendime dışardan müdahale edebiliyordum. sanki her şey çoktan yaşanmış, bitmiş ve sonuçlarının etkisi zamanla kaybolup gitmiş gibi geliyordu. müfettiş ifademi alıp eşzamanlı olarak katibe yazdırmaya çalışınca cümlelerin başı iran sineması, sonu ise amerikan gençlik filmleri gibi oldu. uzun cümleler, araya serpiştirilen bonuslar, noktalar, noktalı virgüller, özel isimler, genel cisimler, kanunun ilgili maddeleri derken bir aşure kazanının başında 1.5 saat kaldım. katip ifademin çıktısını aldı ve imzalamam için önüme uzattı. adım ve soyadımın altında "inşaat mühendisi" yazıyordu. o kadar da değildi, mimarlıktan bile bıkmışken bir de mühendis olarak iftira atılmasına dayanamadım ve yazıyı baştan sona okudum.

katip yazmayı, müfettiş de yazdırmayı pek bilmiyordu. bir önceki cümleyi katip "müfettiş'te yazdırmayı bilmiyordu" şeklinde yazardı, durum o kadar vahimdi. mimar olduğumu ve bazı imla hatalarını, onları sinirlendirmeden ifade ettim. cümlelerin anlamı değişiyordu, yarın bir gün hakim okuyacak olsa, kendimi ifade edemediğimi düşünüp olumsuz bir yargıda bulunabilirdi. soruşturmanın başında bunlara göz yumamazdım, müfettiş "sayısalcı olmanıza rağmen bunlara böyle dikkat etmeniz çok ilginç" dedi. okumayı sevdiğimi söyledim, yazmaya bayıldığımı ise eklemedim. ifade yeterince uzun sürmüştü, başıma türlü belalar gelmeden eve dönmeli ve minik kralımın doğum gününe yetişmeliydim. 

adım ve soyadımın altında mimar yazıyordu, hatalar düzeltilmişti ve ifadem fena değildi, tutarlı ve masumdu. zaman-mekan kurgusuyla oynamamış ve akışa çok müdahale etmemiştim. geniş zamanla başlayıp öyle bitirmiştim. görelilik ve kuantumu aklımın köşesinden bile geçirmedim, ifademi imzalayıp müfettişler cehenneminden çıktım.

bir yeri terk ederken son kez dönüp bakarım, istanbul'da ve askeriyede aynısını yapmıştım. nizamiyenin kapısından son kez çıkmanın o ferah tadını hala anımsarım. ayaklarım yere bile değmemişti, sanki kemiklerinde hava boşluğu olan kara ve parlak tüylü bir kuş gibi on metrede bir konarak havaalanına gitmiş ve antalya'ya kendi imkanlarımla uçabilirmişim gibi hissetmiştim. beni bekleyen resmi plakalı araca yürürken binaya döndüm baktım, müfettiş de kabuğuyla bana baktı ve içini dumanla doldurdu. atlasam kaç saniyede yere çarparım diye düşünüyordu belki, müfettişlerin tercihlerini sorgulamak haddime değil. 

arabaya bindim, doğum gününe yetişecektim. annemlerin balkonu yine birleşmiş milletlerin ana salonu gibiydi. ingiltere'de yaşayan dayım, yarı ingiliz dayımın oğlu ve tam ingiliz sevgilisi vardı. bir köşede, kocasını kırk gün önce kaybetmiş nenem, mutfakta hanım ile anam çikolatalı pastanın başında, ev yapımı limonata sürahide, oğlum ise televizyonun karşısındaydı. beni görünce koştu, sarıldı, kralına bağlılık yemini etmiş bir şövalye gibi dizlerimin üzerine çöküp günü bitirdim:

"iyi ki doğdun oğlum, seni her şeyden çok seviyorum."





5 Ağustos 2024 Pazartesi

adana'da bir öğlen vakti

İsa Bey, bir cumartesi günü dükkanı erkenden kapatıp avlusunda rakı içmeyi çok sevdiği evine doğru bisikletiyle yola çıktı.

cumartesi çalışmayı pek sevmezdi, üstünde tek bir turunç ağacı olan ufak bahçesinin yanına masasını kurar, radyosunu açar ve çiçeğini de hiç eksik etmezdi. geleni gideni olur, her birini sofraya çağırırdı. kimisi afiyet olsun der müsaade ister, kimisi de boğma rakının cazibesine kapılıp iştirak ederdi. yeni yıkanmış avlunun serinliğinde hafif bir müzik dolaşır ve sokaktan gelen seslere karışırdı. o ev, avlu ve kapının yanındaki ahşap oymalı ayna hep vardı. herkesin çocukluğu ve hatta çocuklarının çocukluğu bile o duvarlarda iz bırakmıştı. köşesini kırdığım cam, elimden kayıp çenemi dağıtan tulumbanın kolu, kafamı çarptığım kapı doğraması, ayağımın takıldığı eşik... hepsi oradaydı.

mavi bisikletiyle mahalleyi boydan boya geçti, yola henüz çadırlar kurulmamıştı fakat yine de her yer kalabalıktı. çocuklar, evin dış duvarını kale yapmış ve kadınlar kaldırıma sandalye atmıştı. evlerin içi çok sıcaktı, girilecek gibi değildi. temmuzun sonunda bir günde, herkes nemden yapış yapış olmuştu ama kıvrımlı gidonu olan ağır bisikleti nispeten serinlik veriyordu. dış kapıdan içeri girdi, geldiğini haber vermek için bisikletin zilini çaldı. sultanım dediği eşinden ses çıkmadı, bir yerlerde dua ediyor olmalıydı. tulumbadan çektiği su ile avluyu yıkadı, ahşap masasını gölgeye çekti, vazoya çiçeğini koydu ve radyosunu ayarladı. mutfağa gidip boğma rakısını aldı ve bardağına yerleştirdi. akşama kadar çalışmasına gerek yoktu, çocuklar büyümüş ve hepsi çocuk sahibi bile olmuştu. salonun duvarı, 1955'te çektirdikleri evlilik fotoğrafıyla açılıyor ve çocuklarla, torunlarla, torun çocuklarıyla devam ediyordu. görkemli bir ağaç gibi dallanıp budaklanıyordu çerçeveler, herkes gülerek bakıyordu bu yüksek tavanlı mistik salona. müzeyyen senar'ın sesi avluda gezindi, güneş alçaldı ve biri diğerine benzemeyen evlerin ardından kayboldu. 

İsa Bey, başka bir cumartesi günü avlusunda son kez rakısını içti, artık eskisi gibi olmadığını biliyordu. son demlere, son kadehlere ve sonbahara gelmişti. hava yine sıcaktı ama yapraklar uçuşuyordu. çalışmayı uzun zaman önce bırakmıştı, arkadaşlarını sırayla uğurlamıştı. artık kahveye gitmiyor ve kağıt oynarken birbirlerine takılmıyorlardı. pandemiden önceydi son hatıraları, sonra her şey tepetaklak olmaya başladı. trt 2'de pazar sabahları yayınlanan kovboy filmleri bile keyif vermiyordu. televizyon açıktı, john wayne iyi değildi ve vahşi batıda bile işler yolunda gitmiyordu.

ben 25, dedem de 75 iken bir deniz kenarında rakı içmiştik. o zaman "hayat, yaşanmışsa adına ömür derler" diye bir cümle gelmişti aklıma. 4 yaşındaki torunu kavundan bir parça çalıp kaçarken öyle güzel gülmüştü ki, tanrıda bile olmayan bağışlayıcılığı görmüştüm. bir anıdan kesik sahneler gibi, rakının kokusunu ve yakasındaki karanfili hatırlıyorum. yaşlanınca aynı dedem gibi olmak istediğimi, "önce istikbal oğlum" deyişini...

geçen pazartesi sabahı, üç saniyelik bir ses kaydı geldi ilk önce. herkes başka yerlerdeydi, işlere ve gündelik dertlere gömülmüştük. annem, "babamızı kaybettik, başımız sağolsun" diyordu. beklenen bir haberdi, bugün yarın gelecekti, bir süredir zaten gitmişti fakat o son kapıyı arıyordu. evinden ve avlusundan uzakta, teyzemin evinde kalıyordu. tek kişilik bir yatak, karşısında rengarenk çiçekler, artık gitmenin kesin saatinin çok yaklaştığını biliyordu ve bir pazartesi sabahı o son kapının anahtarını buldu, açtı ve gitti.

herkes başka yerlerdeyken, ertesi gün hepimiz adana'daydık. yola çadır kurulmuştu ve sokağın başından mavi bisikletiyle kimse gelmiyordu. avlu doluydu, turunç ağacı meyveye durmuştu. tulumba ve oymalı ayna, yarım asırdır olduğu gibi aynı yerlerinde gelenleri karşılıyordu.

bundan sonrası, dedemin dünyada ve toprağın altında bıraktığı zayıf bedeninin her saniye çözülüp yok olması ki anlatmanın bir kıymeti yok. geride bıraktığı insanlar onun için oradaydı, hep iyi hatırlandı, avlu dolup taştı, birlikte yemekler yendi, birbirlerini onlarca yıldır görmeyenler bile orada gördü. herkesi birleştirdi, kavuşturdu ve yolculuğuna henüz bilmediğim ama hissettiğim bir boyutta devam etti.

belki de ilk gün, öğleden sonra arkadaşları onun için masayı kurmuştur. avluyu başka bir tulumbanın suyuyla yıkayıp mangalı yakmışlardır. vazoda her renk güller, buz gibi suyla demlenmiş rakı, turunç ağacının altında tokuşan kadehin kristal sesi. ilk yudumda zaman ve mekan artık sınır olmaktan çıkmış, müzeyyen senar'ın sesi esinti gibi dolaşmaya başlamıştır. dedemin yakasında çiçek, üstünde bembeyaz bir gömlek.

sanki 1955'te sultanıyla yan yana fotoğraf çektirirken aklından geçenler, 90 yıllık bir hayatın imbikten tek damlaya dönüşüp insanların gözlerini yaşartması gibi. hayat yaşanmışsa adına ömür derlerdi, dedem bir ömrü çok severek ve sevilerek tamamladı. 

hoşçakal doktor, seni hepimiz çok sevdik.