14 Eylül 2010 Salı

neyin peşindesin genç?


sabahtan beri şu bilgisayarın karşısında, ne yaptığını kendinin bile bilmediğin bir halde, bir sürü sayfanın ortasında ne yapıyorsun? bir sürü site buldun, derdini anlattın, dertlerin bitti hayallerini yazdın, hayallerin azaldı planlarını döşedin. başkalarını okudun, başka fotoğraflara baktın, kendi çektiğin fotoğrafları siyah beyaz yapıp sitene koydun, çözünürlüklerini değiştirdin. birkaç program kurdun, annenin yaptığı sütlaçtan iki tabak yedin. boynunun sol yanı acıdı biraz, boyun fıtığı hakkında ne demişler ona baktın. hatırladın mı? diyarbakır'da tam durmamış bir dolmuşa binerken dolmuşun ilk hızını hesaplayamayıp dolmuştan içeri girememiş ve kapısından sekmiştin; işte, boynunun sol tarafının acısının kaynağı o. sonrası bilgisayar ve hareketsizliğin. hafta sonu yüksek bir kayadan kaputaş'a atlarken daha suya girdiğin an boynundaki sızı arttı ve pişman oldun, bir daha atlamamaya yemin ederken bir filmden sahneler geldi aklına.  her şey idare eder de neyin peşindesin genç?

kravatlı fotoğrafını cv'nin köşesine koydun, bankanın birisine yolladın. çeyrek zekayla sistem eleştirisi yapmaya çalışıyordun bir aralar; o sistemin kalbine, seni işe almaları için tüm kalifikasyonunu yazdın da cv diye gönderdin. alsalar bari de düzenli işim olsun diye düşündün, mayışı iyidir inşalla diye kendini tetikledin. ne diye mimarlık okudun bir bankaya kapağı atmak için uğraştıktan sonra, neden başkasına engel oldun? iki ofis gördün de hemen gemiyi terk ettin, işinmiş gibi yazıya verdin kendini? hayallerini nerene soktun genç, bira fabrikasında çalışmak en büyük hayalin miydi bir 13 eylül günü istanbul'a mimarlık okumaya giderken? okullar biter de neyin peşindesin genç?

bugün, istanbul'a  mimarlık okumaya gidişimin yedinci yılı. 13 eylül sabahı varmıştım şehre. akşamında park orman'da placebo konseri, hemen pazar sabahı da yıldız teknik'in muafiyet sınavı. başka bir üniversitede iki senemi kaybettiğim için mutlaka geçmem gereken bir muafiyet sınavı. yaşım çok değil, daha yirmi. kulağımda sonradan çıkaracağım bir küpe, götümde engineered jeans. mimarlık yapma hevesiyle gelmemin yedinci senesi. o gün doğan çocuklar, haftaya okula başlayacak. onların okula başladığı haftada ben eğer şansım yaver giderse, bir yerde işe gireceğim. bu banka olabilir, olsun. artık ne olacaksa olsun. bunun hangi şehirde olmasını da çok umursamıyorum, hiçbir şehir beni öldürmüyor. tuborg arasın, pazartesi izmir'de başlayayım; garanti çağırsın istanbul'da olayım. antalya'da bir ofise gireyim ve autocadin siyah ekranına bakıp tüm komutların kısayollarını hatırlamaya çalışayım. işe ve iş tanımına dair bir fikrim yok, üzerine de çok düşünmek istemiyorum. biraz boynum ağrıyor sadece, yolda aklıma gelenleri hatırlamaya çalışıyorum. fotoğraflara bakıyorum, mübadele yıllarında boşaltılmış kayaköy'ün o anlatılmaz yalnızlığını düşünüyorum, eski insanları, ailemin köklerini, köyünden çıkmadan ölenleri, af kulesi manastırı'nı, simon manastırı'nı, iki milyon yıl öncesini. aklıma gelen bir çok şeyi, birkaç dakikada kaybediyorum. not almama izin vermeyecek kadar kısa kalıyorlar. oysa, bu aralar üzerinde düşündüğüm şeyler:

  •  iki milyon yıl öncesine gittiğim takdirde ne yapmam gerektiği,
  •  dedemin atmışlı yılların sonunda amerika'ya gitmesiyle, sülalenin kaderinin hangi yönde değişeceği (nenemin gördüğü kabus, onu bu fikirden alıkoymuş)
  •  istanbul'a döndüğüm takdirde nerede kalabileceğim
  •  endüstri mühendisliği okuyup tekrar tuborg'un karşısına dikildiğim alternatif bir iş görüşmesi yazısı.
  •  70-300 mm l serisi lens hayali ve dağların üzerinde yükselen dolunay çekme fikri. uzun pozlu yıldızlı gökyüzü.
  •  yolların başlangıcı adlı kitabı bir yerden bulup okumam gerekliliği.
  •  ehliyet alıp, cv'yi zenginleştirmenin yolları (debriyajdan yavaşça çek. sapıkçasına)
  •  çoban olmak için yapılması gerekenler, alternatif işler. meyve toplayıcılığı.


bütün bu maddelerin mimarlıkla yakından uzaktan alakası yok, kendimi zorlasam dahi herhangi bir mimari proje üzerine fikir yürütemiyorum. dikkatim dağılıyor, biraz kitap ve odun sobası olduğu takdirde evin formunun o kadar da önemli olmadığını düşünüyorum. belki dağın başında olur, yıldızlara yakınlık bir avantaj. merdiven olmasın, çıkmak ya da inmekle uğraşamam. duvarla bölmeye ve bunlara kapı koymaya da pek gerek yok. free interior space demişti mies van der rohe, crown hall için. adam haklı beyler.

crown hall - mies van der rohe

zaten bu neyin peşindesin genç'i de soran kendisi. o bet suratıyla geldi, ellerini arkada kavuşturdu yazdıklarımı okumaya çalışıp anlamadı. çizim masamın ve t cetvelimin nerede olduğunu merak etti. yüzüme baktı, sorusunu sordu ve cevabını beklemeden geri gitti.

belki otuz yaşımda mimarlık yapma hevesim olur, o zaman çalıştığım bankadan kredi alır ve dağın başında ofisimi açarım. çok para tutmayacak zaten, kendi başıma bile yapabileceğim. belki o zaman, mies de gelir bir kahvemi içer. beyaz proje masasının üzerine paftaları yayarız, cebinde çıkardığı kalemle tashih yapar. hoşuna giden yerleri söylemezken, beğenmediği yerleri kıyasıya eleştirir. burada kal derim, beraber çalışalım. adım, hayaletlerle konuşan tepedeki deli mimara, zamanla da hayaletli konta çıkar. anneler, uyumak istemeyen küçük çocuklarını benim imgemle korkutur. bir masalın kahramanı olarak da ne yapacağımı pek bilemediğim bu hayatı noktalarım.

kayaköy




                               


                               

7 Eylül 2010 Salı

ruhumun karanlık çay saati

canımın belirgin şekilde sıkıldığı zaman dilimi, içinde bulunduğum döneme göre değişiyor. bu, işe giderken sabahları oluyordu. çift kişilik yatağımda alarm sesiyle uyanıyor, uyanmak istemiyor, saate de işe de küfrediyor ve sonra dolaba gidip birbiriyle uyumlu olmasının hiç önemli olmadığı birkaç parça giysiyi üzerime geçirmekle son buluyordu. kapıyı kilitlediğime emin olmadığım için yolun yarısından dönmek olağan geliyordu. sabah salaklığım ve işe gidiyor olmam içimi karartıyordu. cevahir'in yanından yürürken her şey o kadar aynı geliyordu ki, her gün aynı günü yaşadığımı bile düşünür olmuştum. sonra ofise geliyordum, günaydın deyip bilgisayarın power düğmesine abanıyordum. o sırada tost makinesinde ısıtılmış simit, biraz beyaz peynir, domates ve bergamotlu çay geliyordu ve o an güne başlamış oluyordum. uçak gemisinden kalkış yapan uçaklar gibiydim, küçük bir dikkatsizlik dibe vurmama yetecekti. kahvaltım geldiği zaman, o güne de başarıyla başladığımı ( bu uçağın güverteden ayrıldığı ana denk geliyor) anlardım. günün geri kalanı bir şekilde biterdi, bazen klavyeyi tutup tüm lcd ekranları parçalamak isteği gelirdi fakat biraz bekleyince geçerdi. ofisten çıktığımda da eve dönüyor olduğum için mutlu olurdum. canım yemek yapmak istiyorsa yemeklik malzeme almak için migros'a girer ve içmelik malzemeyle çıkardım. eve, içmeye giderdim. ruhumun karanlık çay saati sabah biterdi, akşam ise içerek keyif yapardım.

tabii bütün bunlar, bir seneden bile önceye tekabül ediyor.

şimdilerde ise, bu karanlık saatler akşam üstü altı ve yedi arası, yani tam bunları yazdığım ana denk geliyor. yazıya başlaması bile epey zamanımı alıyor, parmaklarım beynimin emirlerini harfiyen yerine getirmediği zaman sinirleniyorum. telefon sesine, kapı ziline, eve gelip gidene de iyi niyet beslediğimi söyleyemem. okuduğumu anlamadığım gibi, yazdıklarım üzerinde kontrolü de zor sağlıyorum. kadim zamanlardan gelen bir suçluluk duygusu, göğüs kafesimi sıkıştırıyor. kendimi işe yaramaz bir beden olarak görüyorum. babam ve kardeşimin işten döndüğü saatlerde, şortla evde dolaşmam ve bilgisayar başında pineklemem önce benim canımı sıkıyor. kimsenin bir şey dediği de yok fakat içimdeki sıkıntı laf anlamıyor, içten içe zehirliyor beni. neresi olursa gitmek ve kendi düzenimi başkasının görmeyeceği şekilde kurmak istiyorum. maaşımın büyük kısmını başkasının eline saymak normal geliyor da, evde boş boş oturmayı kabullenemiyorum.

saat yediye yaklaştıkça içimin sıkıntısı artıyor, dinlediğim şarkılardaki sesler bile yabancı geliyor. tüm bu serüvenden sonra işe yaramazlığımı düşünüyorum. tüm bu tantanadan, üniversiteden, askerlikten, sabahlamaktan ve maketlerle okula ulaşmaya çalışmaktan sonra evde boş küme gibi oturup durmamı sorguluyorum. bu sorgular akşam üstü oluyor, bu sorgular başkasının beni ister istemez yargılayabileceği saatlerin kıyısında gerçekleşiyor.

öylesine bakıyorum mimarlık sitelerine, binalara, projelere, yarışmalara. içimden, onların bir parçası olmak gelmiyor. kolonlar, kirişler ve malzemeler beni etkilemiyor, tepkisiz gözlerle bakıp geçiyorum. bu tepkisizliğim ve hevesimin kaçmış olması, geçmişte mimarlık için yaptığım fedakarlıkların ne kadar boşa olduğunu gösteriyor. hiçbir manası yokmuş diyorum kendime. edirnekapı yurdunda herkes dışarıdayken sen proje 3 için günler geceler boyu cam masanın başından kalkmamıştın, hatırladın mı? dev proje çantan vardı, içinde scholler kağıtlar. güzel bir pergelin, sürekli kaybettiğin bir t cetvelin. jürilere hazırlanıyordun senede en az altı kere, paftaların oluyordu. projenin modelleri, diğerlerinden çok daha güzel oluyordu. piyasada çalışmanın karşılığını fotoblok çıktılarda alıyordun. hatırlıyorsun değil mi? plotterın başında çizdiğin projeye bakarken, evlat sevgisi duyuyordun kalem kalınlıklarına, ölçekli planlara? bir şeyleri başardığını hissediyordun, yorgun ama mutlu çıkıyordun okuluna. unutmadın değil mi?

evet, hepsini hatırlıyorum. unutmadığım için bu durumdayım zaten, bütün bu badireden sonra gerizekalı adamlar ve onların kaprisleri ağır geldiği için, umudumu günbegün kaybettiğim için, sabrettikçe sabrımı taşıran şeyler her gün daha da arttığı için, çalışmalarımın karşılığını alamadığım için şimdi sinirliyim.

öyle ki, sinirim içimden çıkacak ve başka bir birey olarak hayatını devam ettirecek. kara bir büyü gibi, elimi kolumu bağlıyor. başvurmak için girdiğim kariyer sitelerinde, topuna küfrederek geri çıkıyorum. başka bir ülke, başka bir alan belki de.

karanlık ruhum kendi içine çökmek üzere, bir an önce evden çıkmam ve deniz kenarına gitmem lazım. iki kırmızı iyi gelecektir, düşüncelerimin keskinliğini alır belki. belki yeniden güzel bir dünyada yaşadığımın farkına varırırm, belki içimi daraltan her şeyin başka insanlardan kaynaklandığını fark edip, insansızlık özlemiyle atlarım denize. sırt üstü uzanıp ilk yıldızı beklerim.

evde içmeyi ve hafiften sarhoş olmayı özledim. bana ait evi ve başıma buyrukluğu, içmeden on dakika önce buzluğa sıkıştırdığım kırmızı tuborg'ları özledim. ruhumun karanlık çay saatinin yeniden sabahın erken saatlerde olmasını ve onu atlattığım vakit günün gerisinde güzel vakit geçirmeyi özledim.



cephe

antrepo



izmir palas oteli

santralistanbul


rastgele #1

rastgele, bu blog'ta haftada bir yapılması planlanan müzik bazlı bir "bırak aksın bebeğim" oyunudur. süresi yaklaşık olarak dört şarkıdır, black rose immortal ve bunun gibi bitmek bilmeyen, günlerce süren parçalar oyundan muaftır. bu oyunun gerekleri şunlardır:

  1. winamp'ın rastgele çaldığı ilk şarkıyla ilgili olan anı anlatılacak.
  2. şarkıyla bağıntılı bir anı yoksa, şarkıdan yola çıkıp gelecek hayalleri kurulacak.
  3. şarkı gerçekten kahrolası bir çalışmaysa ve geçmiş-gelecek tüm zamanlarda anlamsızsa, şarkının o an için ne hissettirdiğinden bahsedilecek.
  4. şarkı anlaşılmaz şekilde hiçbir şey hissettirmiyorsa, şarkının bitmesi sakince beklenecek. belki mutfağa gidip bir kahve yapılır belki de en az beş dakika yerel radyo reklamı dinlenerek ceza çekilir. 

dört şarkıya da anı bulunursa (gücünü gerçekten alması önemli) en yüksek puan alınır. anı bulunan şarkının puanı dörttür. gelecek hayalleri kurulan şarkının puanı 3 olup, eğer hayvani güzel bir hayalse ona da dört verilebilir. şarkı gerçekten kahrolası bir çalışmaysa (3.madde), şarkının o an için hissettirdiklerinin puan cetvelindeki karşılığı ikidir. eğer şarkı winamp listesine virüs gibi sızmış bir ferhat göçer çalışmasıysa, ne yazık ki puan alınmaz. şarkının hangi klasörde olduğu tespit edildikten sonra gerekli antivirüs programlarıyla saldırıya geçilir. gerçi winamp listemin aklı başındadır ama bazen (bu gerçekten çok nadir oluyor) tokat gibi çarpan şarkılar geliyor. 

o zaman oyun başlasın, adil bir oyun olsun.

1. şarkı: lionel richie - hello

bu şarkı benim için asla bir aşk şarkısı olmadı, lionel'in bıyıkları kadim dostumla her zaman alay konumuz oldu. fakat cuma günleri taksim'de içmemiz gerekenden çok içip sonrasında eve geldiğimizde, benim izmir'de okurken aldığım ve binlerce kilometre yanımda taşıdığım "best of 80's, 90's" cd'sini açıp dinlerdik. o zaman hello hoşuma giderdi işte, hatta bunun amerika'daki düğünlerde en fazla çalınan şarkı olduğunu bile benimle aynı adı taşıyan kadim dostum söylemişti. yine de iyi şarkıdır, çok içtikten sonra iyiliğini katlar. is it me you looking for? der lionel, ben de az da olsa acı çekerdim.

2. şarkı: manic street preachers - suicide is painless

- manic street'in gitaristi "bakkala gidiyorum" deyip bir daha gelmemiş lan!

yine aynı insan, bu sefer arsen lupen'in terasındayız ve bira içiyoruz. cuma günleri içmediğimiz gün sayısı çift tırnaklı bir keçinin tırnağının sayısını geçmiyor. bu gerizekalılar sanırım çift toynaklı mıydı neydi? manic street'i önce onur keşfediyor, bu şarkı da bizim gittiğimiz barlarda ve tavla oynamak için bulunduğumuz klan'da karşımıza çıkıyor. diğer şarkıları da güzel, ama the everlasting ve suicide is painless'in yeri kalbimizde ayrı. bu kesinlikle akşamüstü taksim şarkısı. biranın tadı damağımda, sırt çantalarımızla okuldan gelmişiz. 

3. şarkı: radiohead - paranoid android

bir anıdan çok daha fazlası, anı kitapçığı bile çıkartabilirim bu şarkı için ama ilk aklıma gelen didim'de bir rock barda çalıştığım günler olur. the hitchhiker's to the galaxy okumama bile altı sene varken şarkıya bayılıyordum, özellikle o "rain down" ile gelişen ilahi kısmında ruhumu bir yerlere teslim etmeye çalışıyordum. akşam sekiz gibi barda kimseler olmuyordu, güneş hafiften batarken musluktan bir bardak bira dolduruyordum kendime. ok computer cd'sini, technics marka cd çalara yerleştirip son sesi açıyordum. ses geçirmeyen çift cam sistemi vardı. o sene yeni alınan wharfedale hoparlörler, barın tepesinde ters duran allah'ın belası kokteyl bardaklarını bile titretiyordu. şarkı geliştikçe ben yükseliyordum, yaşım yirmiydi. ege üniversitesi'ni bırakıp yeniden öss'ye girdiğim ve bu ağır yükün beni epey hırpaladığı 2003'teydim. radiohead, daha önce pek karşıma çıkmayan bir gruptu. creep ile başlayan sevgim, ok computer ile tavan yapıyor ve paranoid android dinlemeden günü bitirmiyordum. yıllar sonra söz konusu kitabı okurken taşlar biraz yerine oturdu fakat paranoid'in asıl anlamı benim için didim ve yirmi yaşımdır. 

4. şarkı: deep purple: mean streak

şarkıya dair anım yok, sözlerinden pek bir şey anlamadığım için de geleceğe yönelik hayal kuramıyorum. bari  şu an hissettirdiklerini anlatmaya çalışayım. ian gillian'ın sesi ve morse'un konserden aşina olduğum gitarı. bu bir istanbul'da yaz gecesi şarkısı. sevgilimle aynı yerde olduğum fakat karşılaşamadığım bir kuruçeşme arena saati. plastik bardakta biralar, oğullarıyla konsere gelenler, her yaştan bir sürü güzel insan. mor ışıklarla deep purple ve istanbul'da yalnız yaşayan ben. yaz boyu tek başıma ilerliyorum, temmuz ayının tamamı deep purple ile geçiyor. ofiste işler durgun, yaptığımız restoranın sahipleri adeta bir çingene. deep purple beni atmışların sonuna götürüyor ve konser sonrası sarhoşluğunda beşiktaş'a getiriyor.

değerlendirme:

rastgele #1'in sonuna da gelmiş bulunuyoruz. hızlı yazmak canımdan bezdirdi ama "şimdi ne yazmam gerekiyor" diye beyin gevelemesi geçirtmediği için keyif aldım. bıraktım ve aktı gitti. yazıya başlamadan önce zihnimin en gerisinde olan birkaç bilgi anlık ortaya çıktı ve kelimeye dönüşüp ölümsüzlüğe kavuştu. wharfedale hoparlörlerini binlerce gündür düşünmüyordum, ters duran kokteyl bardaklarını da. manic'in gitaristinin kaçtığı da oldukça eski bir bilgi olsa gerek. puanım 12. ilk iki şarkıya üç verdim, paranoid dört. mean streak ise tatsızlık çıkarttı. belki de sözlerini inceleyip bir sonraki rastgeleye kadar hazırlanmalıyım. beşinci şarkı rammstein - keine lust idi. sonisphere anısıyla güzel puan alabilirdim ama olmadı.

neyse, bu işi sevdim. belki şarkıların ifade ettiği ve halihazırda çekmiş bulunduğum bir fotoğraf oyunu da düzenlenebilir. yaşasın mı işsizlik ve onun işbirlikçileri?



6 Eylül 2010 Pazartesi

hafif bir sıkıntı

ne anlattığımı bilmediğim yarım kalmış yazılarıma, masamın etrafında eşzamanlı olarak okuduğum kitaplara, biraz önce içtiğim kahvenin kırmızı bardağına ve çevreme öylesine bakıyorum. moralimi düzeltmek ve motive olmak (iyi de neye?) için when the wild wind blows dinliyorum. finike-demre arası daha önce çeşitli araçlarla bin kere gittiğim yol yerine, gelidonya feneri güzergahı bu şarkı için daha iyi. sonunda, daha önce türlü sebeplerle gitmediğim bir fener bulacağım, üç adalar hemen karşımda olacak. askerde çarşıya çıkmışken aldığım atlas dergisinin o ay için verdiği "akdeniz yürüyüş rotaları" kitapçığının kapağındaki deniz fenerinin yanına ulaşacağım ki bunun düşüncesi bile birkaç dakika önce içinde bulunduğum sıkıntıyı hafiften götürüyor. 

günlerim anlamsız ve oldukça hızlı geçiyor, kafamı bir kaldırıyorum ki akşam olmuş. kardeşim gelmiş ve "yürü la denize gidelim" diyor. genellikle denize gidiyoruz, denize giderken markete uğrayıp birkaç bira alıyor ve biraları bitirdikten sonra aslında amacımızın yüzmek olmadığını sadece biraz içmek olduğunu çaktırmadan itiraf ediyoruz. birer bira daha alıp yeniden deniz kenarına ulaştıktan sonra yüzdüğümüz de oluyor ama sadece ağzımızdaki bira kokusunu gidermek maksatlı. tuzlu suyla gargara epey işe yarıyor, daha yakalanmadık. ramazanın bitmesine ve evde gönül rahatlığıyla içmemize az kaldı, bu zamana kadar iyi idare ettik. bu arada gitar kılıfında biralar hala yerinde, bir türlü aklımıza gelmiyor o cesetler. talihsiz bir tesadüf sonucu yakalanacağız gibi geliyor çünkü şimdiye kadar neyi hasıraltı yapmaya çalıştıysak elimize yüzüme bulaştırdık. ben biraz iyiydim de kardeşim gerçekten çok amatör davrandı. birazdan gelir zaten, çantasını yatağının üzerine bırakır ve müdürüne bir saydırır. 

benim saydıracak bir müdürüm yok, olmasını da pek istemiyorum ama artık bir işe girmem gerekiyor. tuborg olmadı, olmadığını bir maille söylemeleri yetecekken henüz bunu iletmediklerinden biraz sinirliyim. olsaydı bu zamana kadar bir haber verirlerdi değil mi? kimle konuşuyorum ben? neyse, belki bu benim için daha iyi olmuştur. kurumsal zehirlenme yaşamaktan kurtulmuşumdur belki, polyanna yanımda olsaydı onu da kırmızıya alıştırdım yine de. en azından glikoz şurubu katmamışlar derdi, her şeyden keyif alan ruh hastası. en nefret ettiğim masal kahramanlarından birisi olsa gerek, bir ara bunların da listesini yapmam lazım. bir aralarım, başka birisine ömür olacak kadar uzun ama yapacak bir şeyim yok; ben de bu şekil bir insan oldum. tüm sorumluluklarımı, gelecekteki onur'a ihale ediyorum.

- vay, demek adın onur ha?

evet, son 27 yıl 40 gündür adım onur. bana yakışan çok az şeyden birisi de bu isim olsa gerek, seviyorum. kısa ve anlamlı. iki isimli olmadığım için bizimkilere minnettarım. şimdiki şarlatan çocuklar gibi olmak istemezdim. demirhan büllük gibi bir sürü küçük çocuk ismi var, sanıyorum ki büllük dedesinin adıymış. bir modern bir eski, füzyon mutfağından bugün doğan çocuklara isimler. peki ya adı kudret olan bir yaşındaki çocuk? hatırlıyorum, ofise gelmişti ve adının ağırlığını taşıyamayıp altına sıçmıştı. kim olsa sıçar.

iş meselesi, hem işteyken hem de işsizken insanın canını sıkmaya yetiyor. süpernova bombası gibi şerefsiz, kaçacak delik bırakmıyor. şimdi de yeni gireceğim işi düşünüyorum, askerdeki yarakbaşlı binbaşı sayesinde başka birisinin hükümdarlığının beni öldüreceğini düşünüyorum. yasalar beni emredersiniz demeye zorlamıştı ama aynı saçma istekleri sivilde duyduğum an "sektirin oradan" deyip çıkacağımı tahmin ediyorum. askerliği hayattaki son zorunluluğum olarak görmek, önüne geçemediğim bir özgürlük tutkusunu da beraberinde getirdi. patron kaprisi ya da iş yetiştirme sancısı gibi saçmalıklara sabrımın eskisi kadar olmadığını biliyorum. 

bir pazartesi akşamı daha geldi işte, beni bilgisayarın karşısında görmekten pek hoşlanmayan babamın gelmesine de yarım saate yakın bir zaman var. iş başvurusu yaptığımı ve doğru işi kovaladığımı söylemek bana zaman kazandıracaktır, bu sırada duymaktan pek hoşlanmadığım "n'oldu iş" sorusunu da bertaraf edebilirim.

sanıyorum ki önümde uzanan günlerde başıma gelebilecek en güzel şey, gülümseyebildiğim bir iş olacak. cumartesi de çalışmazsam her şey tıkırında gider. başkasının benden beklentilerini bir nebze karşılamış olurum, biraz da para kazanır ve bütün her şeyin amacı bu küçük kağıtlar için mi diyerek yalandan sorgularım. parasızlığı yeterince sorguladım çünkü biraz da parayı sorgulayayım.

yaşım oldu 27 küsur, yaşıtlarımın evini arabasını aldığı küçük bir ilçede yaşıyorum. genelde evleniyorlar, yalnızlığın altına yatmak onlara zor geliyor. para kazandıkları halde parasızlıktan dem vuran yavşak adamlara dönüşüyorlar. ben bu sırada, bir blog adresine öylesine yazıyorum. ne yapacağımı bilmediğim bir sürü kelime var çekmecelerde, yazmakla bile azalmıyor. annem "ne olacak bu kadar kelime" deyip sesini yükseltiyor, hepsini gitar kılıfındaki bira şişelerinin içine tıkıyorum.

hafif sıkıntım biraz azalıyor. tek başıma yaşamayı, tek başıma istediğim kadar içebilmeyi özlediğim için istiyorum. 

5 Eylül 2010 Pazar

sakin

güzelköy - tekirdağ

cunda - balıkesir

ritim

myra - demre



st. nicholas - demre




ssk işhanı - ankara





3 Eylül 2010 Cuma

when the wild wind blows

kitap gibi şarkı musaf çarpsın!

hele ki, bayıltan sıcakların bitip denizden gelen serin esintilerin evin içinde ne varsa uçurmaya başladığı bu eylül günlerinde ayrı bir ferahlattı. yürümeyi düşündüğüm 26 km'lik finike-demre yolunda dinleyeceğim şarkılar listesine ilk sıradan girdi. beş kere dinlesem yaklaşık 6 km yürümüş olacağım, biraz stratovarius ve biraz da tempolu şarkılarla hayatımın en önemli yürüyüş sınavından başarıyla çıkabilirim diye düşünüyorum. hem havalar o kadar sıcak değil, hem de o kadar yol yürüdükten sonra nereden tuborg alıp nerede içeceğimi biliyorum. yol üzerinde genpa var, marketin en dibinde de tuborg dolabı. geçen sefer epey soğuktu; insanın aklını başını getirecek kadar soğuk ve aklını başından geri götürecek kadar nefis.




andriake antik kentine yukarıdan bakan şık bir tepe biliyorum, oraya çıkarım ve kendimi rüzgara sunarım. bacaklarımın yorgunluğunu unutur ve sırt çantamla kalıntıların arasında dolaşırım. 18-55 hafif geniş açı lensim ile fotoğraf çekip insanların asırlar önceki yaşamını tahmin ettikten sonra da bir taşa sırtımı dayarım. kırmızı topraklar ve zeytin ağaçları, tahıl ambarı olarak kullanılan taş yapının ayakta kalmış duvarları ve sessizlik. şarkı bir kez daha kulaklarıma gelir, geride bıraktığım mesafeyle överim kendimi. kendimi sadece yoldayken sevmeye başlıyorum, belki de daha iyi tanımaya başladığımdandır, bilmiyorum.




insan, insanı sadece yolda tanır cümlesini okuduğumdan beri kendimi dışarıya atmaya çalışıyorum. yoldaki ben iyi, güçlü ve sakin. evdeki ya da işteki halimle ortak noktası yok, zorlu şartlarda bile şikayet etmiyor. bir rüzgar çıksa seviniyor, güneş batsa oturup izliyor. tepesindeki yıldızlara, eğer varsa dolunaya bakıyor. hareket halindeyse sorun olmuyor da bir yere kıstırılmışsa o zaman saldırganlaşıyor. o zaman midesi bulanıyor ve her şeye çatıyor. güzel yerlerde olan insanların varlığı bile rahatsız ediyor. ofis kafese, patron gardiyana dönüşüyor. koltuk batmaya, ışıklar kör etmeye başlıyor.




when the wild winds blow, insana sırt çantası hazırlatıyor. bir haftaya kalmadan çıkacağım yaklaşık 30 km'lik yolun izini şimdiden gözlerimin önüne getiriyor. yürümenin, en sağlıklı ulaşım yöntemi olduğu hipotezimi desteklemem gerekiyor. doğru otobüsü beklemeden, batı antalya kısmında ulaşım parametrelerinin müşteriyi her türlü yolacak şekilde düzenlenmiş olmasına aldırmadan, dar koltuk aralarında krampla uğraşmadan ve otobüs hoparlörlerinden sızan yavşak müziklere katlanmadan. sadece yürümek, saatteki hızımın pek önemi yok. rüzgar yüzüme çarpsın, güzel koyların yanından bir çırpıda geçmeyeyim yeter. 

2 Eylül 2010 Perşembe

harekete özgürlük


her şey, kıçımı bilgisayarın karşısındaki koltuktan kaldırıp dışarıya çıktığım zaman hareketleniyor ve kendimi dünyayı yayan dolaşacak kadar güçlü hissediyorum. adımlarım yere sağlam basıyor, yollar yürüdükçe bitecekmiş gibi geliyor. hayat, ben dışarıdayken hızlanıyor ve renkleniyor. yürürken anlıyorum birçok şeyi, gözlerim dışarıdayken görmeye başlıyor. bilgisayarın başında gerçek bir serseme dönüştüğümü, bir iskeleden son gücümle zıplayıp deniz ile paralel olduğum zaman anlıyorum. fazla sürmüyor, birkaç saniyeliğine kendimi yel efendisi gibi hissediyorum. fotoğraflar uçtuğumu söylüyor fakat hemen akabinde yerçekimin insanı bıktıran ısrarı nedeniyle denize kavuşuyorum. günün birinde, tamamen uçacağıma inanıyorum. birkaç metre aşağıdaki deniz yerine yukarıya yükseleceğim, rüyada olduğumu bile zannedeceğim. uçarak gezmek istediğim bir sürü yer var ve yerçekimi ne yazık ki yakın zamanda iptal edilecek gibi durmadığından buraların üzerinde ne zaman dolaşacağımı pek bilmiyorum. balonla kapadokya turu güzeldi ama havadayken en keyif aldığım an 16 mayıs 2010'da gerçekleşti. 6f numaralı koltuğa oturdum, kemerimi bağladım ve pencereden kışla tarafına baktım. tüyler ürpertici bir andı, askerlikten kurtulmuştum. kamuflaj ve postal yoktu artık hayatımda, emredersiniz yoktu. mecburiyet yoktu, diyarbakır artık olmayacaktı. binlerce askeri ve karavanayı aşağıda bırakıp, bir kuştan bile özgür olduğum o eşsiz anı düşündükçe mutlu olurum. yeniden yaşanılası günler listemde ilk ondadır ( bu listeyi de yazmam lazım bi ara).



harekete özgürlük, gökyüzünden düşen mavi bir topu havada karşılamak için kumların üzerinde alabildiğine yükselmeyi de beraberinde getirir. önemli olan topa zamanında vurmaktır, sonrasında kumların üzerine düştüğünde çektiğin acının pek anlamı yoktur. fotoğraflar güzel anları saklar, acıları değil. iyi bir rövaşatanın anısı bir ömür sürerken, ciğerinde hissettiğin düşmenin etkisi birkaç dakika sonra kaybolur. önemli olan harekete geçmek ve fotoğraf karelerinde bunu saklamaktır. sürekli bir koltuğun üstünde oturduğun zaman bunun ne fotoğrafik bir değeri vardır, ne de sonradan hatırlayacağın güzel bir tarafı. binlerce gün çalışırsın, işleri yetiştirirsin, mailleri gönderirsin, mesai saatlerine riayet edersin, maaşın falan olur ama bunları yolun sonunda zinhar hatırlamazsın. daha fazla çalışsaydım keşke diyen bir insan henüz olmadığından önemli olan; hayatı güzel anlarla doldurmak ve deklanşöre basmaktır. hatırladıkların, güzel anlardan başkası olmayacaktır. 


belki de en ideali, günde dört saat çalışıp hayatı idame ettirecek kadar para kazandıktan sonra kendini yollara vurmaktır. belki de en idealinden bile daha da ideali: sadece yaz ve kış mevsimlerinde çalışıp, baharlarda dışarıda olmaktır. sonbahar her zaman güzeldir, esintiler ve sonrasında güneşin açtığı yağmurlar insanın ruhunu kutsar. ne çok sıcaktır, ne de çok soğuk. ortalıkta fazla insan da dolaşmaz, onların genelde tavan altında mesaileri olur. kumsallar boştur, yollar sakindir. herkes içinde gücündeyken, çocuklar sınıflarda teneffüs zilinin çalmasını beklemektedir. ilkbaharda ise, doğa tekrardan uyanır. dereler kış boyu yağmurlardan dolayı taşar, karlar hafiften erimeye başladığından sular soğuktur. binbir türlü ses gelirken kulaklarına, sadece telefon-fan-zil sesi duymazsın. ambulanslar şehirde kalmıştır, korna sesleri de. 

harekete özgürlük, kendini başka bir yerlere fırlatabilme becerisidir; bazen kumun üzerinde mavi bir topa, bazen iskeleden denize. bazen, kasımın başlarında antik kentin birisinde çantandan bira çıkarıp içersin bazen de yağmur geçişi nedeniyle sırılsıklam olursun.