7 Eylül 2010 Salı

ruhumun karanlık çay saati

canımın belirgin şekilde sıkıldığı zaman dilimi, içinde bulunduğum döneme göre değişiyor. bu, işe giderken sabahları oluyordu. çift kişilik yatağımda alarm sesiyle uyanıyor, uyanmak istemiyor, saate de işe de küfrediyor ve sonra dolaba gidip birbiriyle uyumlu olmasının hiç önemli olmadığı birkaç parça giysiyi üzerime geçirmekle son buluyordu. kapıyı kilitlediğime emin olmadığım için yolun yarısından dönmek olağan geliyordu. sabah salaklığım ve işe gidiyor olmam içimi karartıyordu. cevahir'in yanından yürürken her şey o kadar aynı geliyordu ki, her gün aynı günü yaşadığımı bile düşünür olmuştum. sonra ofise geliyordum, günaydın deyip bilgisayarın power düğmesine abanıyordum. o sırada tost makinesinde ısıtılmış simit, biraz beyaz peynir, domates ve bergamotlu çay geliyordu ve o an güne başlamış oluyordum. uçak gemisinden kalkış yapan uçaklar gibiydim, küçük bir dikkatsizlik dibe vurmama yetecekti. kahvaltım geldiği zaman, o güne de başarıyla başladığımı ( bu uçağın güverteden ayrıldığı ana denk geliyor) anlardım. günün geri kalanı bir şekilde biterdi, bazen klavyeyi tutup tüm lcd ekranları parçalamak isteği gelirdi fakat biraz bekleyince geçerdi. ofisten çıktığımda da eve dönüyor olduğum için mutlu olurdum. canım yemek yapmak istiyorsa yemeklik malzeme almak için migros'a girer ve içmelik malzemeyle çıkardım. eve, içmeye giderdim. ruhumun karanlık çay saati sabah biterdi, akşam ise içerek keyif yapardım.

tabii bütün bunlar, bir seneden bile önceye tekabül ediyor.

şimdilerde ise, bu karanlık saatler akşam üstü altı ve yedi arası, yani tam bunları yazdığım ana denk geliyor. yazıya başlaması bile epey zamanımı alıyor, parmaklarım beynimin emirlerini harfiyen yerine getirmediği zaman sinirleniyorum. telefon sesine, kapı ziline, eve gelip gidene de iyi niyet beslediğimi söyleyemem. okuduğumu anlamadığım gibi, yazdıklarım üzerinde kontrolü de zor sağlıyorum. kadim zamanlardan gelen bir suçluluk duygusu, göğüs kafesimi sıkıştırıyor. kendimi işe yaramaz bir beden olarak görüyorum. babam ve kardeşimin işten döndüğü saatlerde, şortla evde dolaşmam ve bilgisayar başında pineklemem önce benim canımı sıkıyor. kimsenin bir şey dediği de yok fakat içimdeki sıkıntı laf anlamıyor, içten içe zehirliyor beni. neresi olursa gitmek ve kendi düzenimi başkasının görmeyeceği şekilde kurmak istiyorum. maaşımın büyük kısmını başkasının eline saymak normal geliyor da, evde boş boş oturmayı kabullenemiyorum.

saat yediye yaklaştıkça içimin sıkıntısı artıyor, dinlediğim şarkılardaki sesler bile yabancı geliyor. tüm bu serüvenden sonra işe yaramazlığımı düşünüyorum. tüm bu tantanadan, üniversiteden, askerlikten, sabahlamaktan ve maketlerle okula ulaşmaya çalışmaktan sonra evde boş küme gibi oturup durmamı sorguluyorum. bu sorgular akşam üstü oluyor, bu sorgular başkasının beni ister istemez yargılayabileceği saatlerin kıyısında gerçekleşiyor.

öylesine bakıyorum mimarlık sitelerine, binalara, projelere, yarışmalara. içimden, onların bir parçası olmak gelmiyor. kolonlar, kirişler ve malzemeler beni etkilemiyor, tepkisiz gözlerle bakıp geçiyorum. bu tepkisizliğim ve hevesimin kaçmış olması, geçmişte mimarlık için yaptığım fedakarlıkların ne kadar boşa olduğunu gösteriyor. hiçbir manası yokmuş diyorum kendime. edirnekapı yurdunda herkes dışarıdayken sen proje 3 için günler geceler boyu cam masanın başından kalkmamıştın, hatırladın mı? dev proje çantan vardı, içinde scholler kağıtlar. güzel bir pergelin, sürekli kaybettiğin bir t cetvelin. jürilere hazırlanıyordun senede en az altı kere, paftaların oluyordu. projenin modelleri, diğerlerinden çok daha güzel oluyordu. piyasada çalışmanın karşılığını fotoblok çıktılarda alıyordun. hatırlıyorsun değil mi? plotterın başında çizdiğin projeye bakarken, evlat sevgisi duyuyordun kalem kalınlıklarına, ölçekli planlara? bir şeyleri başardığını hissediyordun, yorgun ama mutlu çıkıyordun okuluna. unutmadın değil mi?

evet, hepsini hatırlıyorum. unutmadığım için bu durumdayım zaten, bütün bu badireden sonra gerizekalı adamlar ve onların kaprisleri ağır geldiği için, umudumu günbegün kaybettiğim için, sabrettikçe sabrımı taşıran şeyler her gün daha da arttığı için, çalışmalarımın karşılığını alamadığım için şimdi sinirliyim.

öyle ki, sinirim içimden çıkacak ve başka bir birey olarak hayatını devam ettirecek. kara bir büyü gibi, elimi kolumu bağlıyor. başvurmak için girdiğim kariyer sitelerinde, topuna küfrederek geri çıkıyorum. başka bir ülke, başka bir alan belki de.

karanlık ruhum kendi içine çökmek üzere, bir an önce evden çıkmam ve deniz kenarına gitmem lazım. iki kırmızı iyi gelecektir, düşüncelerimin keskinliğini alır belki. belki yeniden güzel bir dünyada yaşadığımın farkına varırırm, belki içimi daraltan her şeyin başka insanlardan kaynaklandığını fark edip, insansızlık özlemiyle atlarım denize. sırt üstü uzanıp ilk yıldızı beklerim.

evde içmeyi ve hafiften sarhoş olmayı özledim. bana ait evi ve başıma buyrukluğu, içmeden on dakika önce buzluğa sıkıştırdığım kırmızı tuborg'ları özledim. ruhumun karanlık çay saatinin yeniden sabahın erken saatlerde olmasını ve onu atlattığım vakit günün gerisinde güzel vakit geçirmeyi özledim.



3 yorum:

Adsız dedi ki...

abi niye mimarlık okudun ki? fotoğrafçılık okumadın? ilgi alaka da var belli ki.
sen git ben geliyorum

i-tion dedi ki...

yaklaşık 4 ay öncesine kadar aynı şeyleri düşünüyordum tam olarak. nefret ettiğim bir iş yerim vardı. akşam eve gelip ellerime bakıp sinirden ağlıyordum. çünkü geçim derdi vardı, çünkü işe sktr çekecek durumum yoktu. ben öylece artık bitti hayatım böyle boktan geçecek şeklinde piskopata bağlamışken yeniden başka bir iş yeri buldum kendime şimdi herşey süperimsimtrak( az para almak alnımda yazıyor olmalı, ama çok para alıp eskisinde acı çekmekten iyidir.) 0 egosu olan bir adamla çalışıyorum. demem o ki eğer ki gerçekten seviyorsan bu mesleği ,ki benim anladığım o, bence sende bulabilirsin aradığını

mies dedi ki...

egosu olmayan sakin bir adam, belki benim otuz sene sonraki halimin bir yansıması, bulursam parayı umursamadan keyif larak çalışacağıma eminim. ama modern dünya ve profesyoneller, insan kaynakları, türlü gerizekalılıklar naifliği de yok etti sanırım. ingilizce ağırlıklı terimler dünyasını yarattı. bu kolay değil benim için, amatör ruh olunca böyle oluyor.