16 Eylül 2010 Perşembe

başlayamadıklarım

başlamaya karar verip de başlayamadıklarım enerjiye çevrilse şu küçük ilçenin tüm ihiyacını tek başıma karşılardım sanırım. liste her gün kabarıyor ve ne yapacağımı tam olarak kestiremiyorum. günlerim, planlama yapmaya çalışırken akşamın olmasıyla geçiyor ve bir sonraki gün kendini tekrar ediyor. oysa hedefim, bugün gta 4'e başlamak ve bir tetikçi gibi davranmaktı. 16 gb'lık kahrolası oyunu bile kurdum, crack'ini kardeşime yaptırdım. tuşların yerini öğrendim, tüyoları aldım. oyun içinde internet kafeye bile girebilirsin dedi kardeşim, aklıma tek gelen şey oyundan sözlüğe bağlanmak oldu. oyuna başlamak yerine sözlüğe girdim, sözlükten kendi mecralarıma sektim sonra. google chrome ile başka bir google chrome indirmeye çalışma denemelerim başarısız olunca, girmeye çalıştığım herhangi bir sayfaya en az üçüncü denemede girmeye çalışınca hafiften sinirlendim. gta 4'e bugün de başlayamadım, bana görev verilirse buna sadık olmayacağımı sadece deniz kenarında oturacağımı da biliyorum aslında. belki helikopterle dolaşırım ama kimseye zarar vermem. sırf bu sakin kişiliğim yüzünden savaş ve strateji oynayamıyorum. katlanamıyorum sinsi planlar yapmaya.

diziye başlamaya da karar vermiştim bir ara, spartacus'un görselliği aklımı almıştı televizyonda görünce. sonra beşinci sezonunda bıraktığım bir lost gerçeği, bununla birlikte flash forward, belki how i met, mad men derken, bütün bunların ağırlığı çöktü üzerime. bir siteye girmesi kolay olmuyorken, bunları indirmeye ya da online  izlemeye çalışmak ruhumu karartırdı ve karanlık çay saatim yeniden gelirdi. back to the future ya da lotr'ı daha acil durumlar için sakladım. büyük depresyon geldiği zaman üzerine binip kurtulacağım sandalım onlar, güzel filmler acil durumlar için. belki kieslovski'nin üç rengine başlardım. seneler önce tanesi yirmi kağıttan atmış lira vermiştim orijinal dvd'lerine. sanırım korsana karşı bir tavrım vardı ya da aklım başka yerlerdeydi bilmiyorum, bir zamanlar düzenli maaş alır ve bunu aynı düzende bitirirdim. bir zamanlar, orta yaşlı adam gibi gözükürdüm. gömlek ve kumaş pantolonum olurdu ve beşiktaş'ta bir plazada çalışırdım. bey'li hanım'lı konuşurdum, kendimi 35 yaşındaymış gibi davranmaya zorlardım. belki diarios di motocicleta izler ve ernesto guevera'nın che olmadan önceki naifliğine bir kez daha hayran olurum diye düşünmek, filmi geçen hafta izlediğim için pek yankı bulmadı. bir şey izlemek, ne izlemek istediğimden tamamen emin olmadığım sürece işe yaramazdı.

belki de hitchhiker's guide to the galaxy'nin dördüncü kitabından okumaya devam edebilirdim fakat yanlışlıkla bitirmekten korktum. arthur ve fenchurch'ün arası çok iyi bu aralar, marvin'in yaklaştığını hissediyorum. zaphod ne halt ediyor bilmiyorum ama zaphod beeblebrox nikli dostum, şu an askerde. herifi ve onunla bira içip pes oynamayı o kadar özlüyorum ki, asker yolu gözler oldum. bu küçük ilçede ailemle yaşamama rağmen epey yalnızım, akşamları daha anlamsızlaşıyor her şey. gece yarısını geçmeden yatıyor ve bir sonraki sabah aynı güne uyanıyorum. başlamak istediklerim, yine beni bekliyor.

tüm mimari çalışmalarımı bir portfolyo haline getirme projem ise dallandı budaklandı, basit bir word sayfasından ibaret olan ölü cv'mi photoshopta yeniden yapmaya ise dün karar verdim. bloga fotoğraf koyarken üşenmiyorum, hatta şu an olduğu gibi yazı yazmaktan da kaçınmıyorum fakat işime yarayacak bir işlem geçersiz işlem yürütmeme neden oluyor. sanırım antipragmatistim. bana faydası olmayanı seviyorum, bana faydası olmayan kilisenin papazını ayrı sevdiğim gibi.

başlamaya karar verdiğim şeyler arasında, gelecekte geçen öykülerim de var. bu uçan araba ve gri saçmalıkların dünyayı ele geçirdiği ütopyalar değil, bu "neden antalya'yı terk etmedin dede" diyen küçük torunlarıma verdiğim cevaplara dair kısa parçalar. "terk etmedim çünkü piyazsız daha fazla dayanamazdım", "terk etmedim çünkü olimpos kalesi'ne iki haftada bir çıkmadığım zaman sırtımda beze çıkıyordu" gibi. geleceğimi hayal etmek, onu planlamaktan daha eğlenceli. 

çünkü işin içine planlamak girdi mi, bugünüm de epey zarar görüyor. sadece hayal kurduğum günler gerçekle düş birbirine giriyor, rüyalarım bile bu doğrultuda aşırı gerçekçi oluyor. rahatlıkla uçabiliyor ya da basketbol a milli takımında guard olarak oynayabiliyorum. gündüz düşündüklerimin saflığı gece rüyalarımın konusu oluyor, çok az şeyle meşgul olan zihnimin meyvelerini gece topluyorum.

bir yandan da avrupada meyve toplayıcılığı yapma fikrini düşünüyorum. daha gitmem gereken bir provence var, italya'yı ve fransa'yı görmedim. binlerce sokak var, müzeler ve merkezler de keza. okyanus kenarı terasları uzun zaman önce gözümün önüne gelmişti, gaudi dehasının gölgesinde barcelona da var tabii. 

artık dünyayı gezmeye başlamamın zamanının geldiğine inanıyorum fakat bu uğurda fazla çırpınmıyorum. çünkü plan boyutunda dünya bataklıktan farksız, debelendikçe batıyorsun. biraz beklemek ve akışına bırakmak en doğrusu olsa gerek, dünya'yı gezip de benimle olimpos'ta karşılaşan gezginlerin sakin gözlerinden anladım bütün bunları. belki ben de bir gün ha? dünyayı dolaşırken bu bloga yazmaya devam ederim, belki de küçük bir bilgisayarım olur ve bir tren istasyonundan devam ederim. çünkü, bir şeyler yazmak için hep bu odaya ve bilgisayarın karşısına geçmek çoğu zaman hevesimi kırıyor. yazmak istediklerimden uzaklaşıyor ve alakasız bir noktadan çıkıyorum.

başlayamadığım onca şeyin arasında, en azından bir yazıyı daha bitirmenin ferahlığıyla kaydımı yayınlıyorum.



1 yorum:

yerli muhacir dedi ki...

"neden dünyayı gezmek istiyorsun" sorusunun kökenine inmen lazım bence. neden? benim göze alamadığım bir sarmal merdiven gibi o köken. sahi neden?