11 Ağustos 2011 Perşembe

düş


henüz otuzuna bile varmamış genç bir kadın, geniş kenarlı hasır şapkasını yüzüne çekip dalgaların sesini dinlerken, minicik ayaklı küçük kızının babasıyla kumdan kale yaparken attığı çığlıkları duyup her zamanki gibi belli belirsiz gülümsedi. beyaz köpüklü dalga son hızla kaleye yaklaşırken, kıvırcık saçlı güzel kız çocuğu bağırarak dalgaları durdurmaya çalışır ve kalenin bir kısmı sulara karışırken babasına küsmüş gibi bakardı. güneşten rengi açılmış saçları ve koyu yeşil gözleriyle annesini andırıyordu, hasır şapkanın altında gündüz düşleri gören annesini. 

evliliğe dair çekinceleri, mutsuz olma endişesi ve bir aile kuracak olmanın ağır sorumluluğu, doğru insanı bulmasıyla bertaraf olmuştu. başarısız denilebilecek ilişkilerinden sonra karşı tarafla birlikte kendisine olan güveni de kaybolmaya yüz tutmuşken, artık umursamaz olmaya karar verip günlerin geçişine heyecansız gözlerle bakarken, birden kendisine sevgiyle bakan bir çift göz bulmuştu. adam, ona çaktırmadan bakmaya çalışsa da başaramıyor ve hafif şaşkın tavırlarla çaktırmadan baktığını zannediyordu. ege'de bir kasabaydı, taş evlerin renkli pencereleri ve yolların üzerini gökkuşağı gibi örten parıltılı çiçeklerden başka bir şey yoktu. mutluluğun başkenti gibiydi akşamları günbatışının en güzel göründüğü kasaba. kafasını toplamak için geldiği yer, ona büyülenmiş gibi bakan bir çift göz hediye etmişti. adamın hafif sakar tavırları ve ona baktığı zaman utanıp hemen kafasını öne eğmesi kadının keyfini yerine getiriyordu. konuşmadan ya da bakışmadan iyi anlaşıyorlar, her akşamüstü aynı yere gelip batan güneşe bakıyorlardı. güneş, iki güzel insanı biraz daha görmek istercesine batmak istemiyor, çamlarla kaplı bir tepenin üzerinde bekliyordu. kızıla boyuyordu denizleri, tekneleri ve kendisine bakan yüzleri.

bir hafta sonra birbirlerinin isimlerini öğrenmişler ama konuşmayı becerememişlerdi. komik suskunluklar oluyor, gülmemek için kendilerini tuttukları dudaklarından belli oluyordu. güneş her gün biraz daha geç batarken, adam kadına dönüp evlenme teklif etmeyi dünyadaki her şeyden çok istedi. aklından geçen en mantıklı teklif "evlensek, çocuğumuz olsa da kumdan kaleler yapsa ya" gibi dünya sahnesinde daha önce pek görülmemiş bir teklif olduğundan sustu. evliliğe ya da aile kurumuna geçen haftaya kadar inanmıyor, yalnızlığını keskinleştirmeye çalışıyordu. başka bir şehirde yaşıyor, hafta sonları ise günbatımıyla hayata tutunmak için arabasına atlayıp bu sahil kasabasına geliyordu. kimseye bakmadan, kimseyle konuşmadan, insan paydasından alabildiğine uzaklaşarak kendisini rüzgarlara bırakıyor ve sakinleşiyordu. şehirde yaşadığı stresli hayat çoğu zaman başını ağrıtıyor, ısrarla korna çalan insanların arabaların ön camını indirmek ve hiçbir şey olmamış gibi devam etmek istiyordu. işi şehirdeydi, hayatı ise hafta sonunda buluyordu.

o hafta sonu da şehirden kaçarcasına uzaklaşmış ve ayağını gaz pedalından çekmeden, sardunya saksıları mavi boyalı pencerelerinin önüne dizilmiş pansiyonuna ulaşmıştı. kendisi bile fazla geliyordu ara sıra, akşamüstünü beklemek yerine beyaz çarşafların üzerinde uyuyakaldı. huzurlu bir rüyaydı, tedirgin bakan bir çift güzel gözden başka bir şey hatırlamıyordu. büyülenmiş gibi gözlere bakmış ve rüyadayken bile rüyanın bitmesini istememişti. aşağıda bir camın kırılması ile yatağından sıçrayarak uyanmış ve sonsuza kadar kaybettiğini sandığı zümrüt gözlerin yasını tutmuştu. üstünü değişip beyaz ferforje sandalyelerin yanına gitmek için aşağı indi. 

genç kadın dalgınca denize bakarken dirseği bardağa çarpmış ve bardağın tuzla buz olmasını heyecansız gözlerle izlemişti. belki tutabilirdi ama uğraşacak gücü yoktu, sadece denize bakmak ve gecenin içine ilerlemek istiyordu. yorgun ruhu her nefeste biraz daha gençleşiyor ve kendisini iyi hissetmesini sağlıyordu. ne iyi etmiş de gelmişti bu pansiyona; fazla kimse yoktu, olanlar da konuşmuyordu. büyük bir sinirle gelen ve bavullarını odaya taşıyan insanlar bile daha o günün akşamında sakinleşiyor ve gülümsüyordu. 

kendisine bakan gözlerin farkına vardığında sakinleşmiş ve güneş kadar kırmızı bir şaraptan yudumlar almaya da başlamıştı. güneş ışığının camdan kırıldıktan sonra ahşap masa üzerinde oluşturduğu desenlerini inceliyordu. kafasını kaldırıp kendisine bakan gözlerin sahibine baktı. hisleri çok kuvvetliydi, adam birden kendisine dikilen bir çift zümrüt gözü görünce ne yapacağını bilemedi, bu gözler rüyasında gördüklerinin aynısıydı. unutmasının mümkünatı yoktu. kalbinin attığını yıllar sonra duydu, elleri soğudu ve sakarlık tanrısı gibi ne yapacağını bilemedi. kadının bir saniye bile sürmeyen bakışı insanlığın serüveninden bile uzun, evrenin oluşumdan bile karmaşıktı. kafa dinlemeye gelmişken, kafası uğuldamaya başlamıştı. nabzını kontrol edip bir şişe şarap söyledi. tanrıların içkisi, yıllar sonra bir tanrıça tarafından tekrar kutsanmışken, o da herhangi bir ölümlü gibi bu lezzeti tatmalıydı. birkaç saliselik bakışlar için bu dünyaya geldiğini düşünüp mutlu oldu. kalbinin atan bir şey olduğunu henüz öğrenmişti ve daha önce aşık olduğunu sanmıyordu.

hasır şapkasının altından birbirlerini ilk gördükleri anı düşünüp geleceğe gitti: kızının üniversiteden mezun olduğu güne. mimarlık fakültesinin top sakallı dekanı, kızının adını söyleyip onu kürsüye davet ettiğinde, kadın da eşiyle birlikte avuçları patlayıncaya kadar alkışlıyordu. lisedeyken "okumak istemiyorum artık" diye camı çerçeveyi indiren, hazırlık kitaplarını pencereden aşağıya atıp okuluna gitmeyi reddeden kız zamanla sakinleşmiş ve istediği bölümü severek bitirmişti. juri zamanları sabahlayıp yeşil gözlerinden uyku akarken bile şikayet etmemiş, mimar olan babasının yardım tekliflerini ciddiye bile almamıştı. kendisi başarmıştı ve şimdi oditoryumda kalabalığa konuşma yapıyordu. deniz kenarında yıkılan kalesine bağıran kız, yıkılmayacak binalar yapmak için okumuş gibiydi. dalga gelirken çığlıklarıyla ortalığı yıkan lepiska saç, kelimeleri seçerek konuşuyordu. gözlerinin kenarında hafif ve güzel kırışıklıklar oluşmaya başlamış kadın, birden üzerine gelen bir kova su ile yattığı şezlongtan fırladı. küçük kızı, kovasına doldurduğu suyu babasının talimatı üzerine kadının üzerine boşaltmıştı ve çığlık atarak denize doğru koşuyordu.

şezlongta oturup ailesine baktı. kumdan kalelerinin etrafında sürekli bir şeyler yapan iki insan, hayatını hiç olmadığı kadar güzelleştirmişti. ertesi sene aynı pansiyonda tekrar karşılaştığı adam, geçen seneki sakarlığını biraz yenmiş gibiydi. en azından elleri sonradan takılmış gibi acemice hareket etmiyor ve mantıklı cümleler kurabiliyordu. aynı şehirde yaşamaları ve nevizade'yi sevmeleri tuhaf bir tesadüftü. bir akşamüstü, adam kaldırımın kenarına atılmış ufak masaların birisinde bira içip sıkkın gözlerle etrafa bakarken, kadın da hemen önünden yürüyüp geçmiş olabilirdi. bir terasta yan yana masalarda başka insanlarla içmiş ve başka bir şeyin özlemiyle yükselen dolunaya da bakmış olmaları imkan dahilindeydi. 

birbirlerine ve suskunluklarına alışmışlardı. başkalarının mutsuzluk verdiği bir dünyada dolaşmak yerine kendi dünyalarını kurmak için ilk adımı attılar. evlilik teklifi "evlensek, çocuğumuz olsa da kumdan kaleler yapsa ya" gibi tuhaf ama komik bir teklif olduğundan, kadın fazla düşünmeden evet dedi. kızıl güneş biraz daha havada asılı kalıp yavaşça inerken çok geç olmadan birbirlerini bulmuşlardı, hem de hiçbir zaman ayrılmayacak şekilde.

kadın, şezlongtan kalkıp çok sıcak olmayan kumların üzerinde yürüdü. kızını kucağına aldı, tüm gün güneşin altında oynamaktan yanakları pembeleşmişti. kızının gözlerinde kendini gördü, hiç bu kadar mutlu hissetmemişti kendisini, eşi ikisinin üzerine de bir kova su boşaltıp denize koşarken bile güldü; iki tane çocuğa annelik yapıyor gibi oluyordu çoğu zaman. ileriki yıllarda, oditoryumda ciddi ciddi konuşacak kızı pamuk şekerinden farksızdı, sürekli bir şeyler anlatıyordu. kocaman bir öpücük aldı kızının yanağından.

gece olduğunda, yıldızlardan dikilmiş örtülerini üzerlerine çekip her zamanki gibi kayan yıldızlardan dilek tuttular. tüm gün kumlarda yuvarlanan küçük yengeçleri yatağında mışıl mışıl uyuyordu. hiç mutlu olamayacağını düşünen iki insan, ege'nin yıldız ışığıyla aydınlanan bir terasında, hafif bir esintinin kucağında uzanıyor ve aşklarına şahit olan samanyolu galaksisini selamlıyordu. sonsuz bir döngünün parçasıydılar, kırılması imkansız bir zincirinin küçük, mutlu ve sakin dişlisiydiler. 

bir yıldız kaydı, kadın bir dilek daha tuttu. adam uzanıp küçük bir öpücük hediye etti eşine, onsuz olamayacağını biliyordu. uyuyakaldılar yıldızların altında, ikisi de o gece aynı düşü gördü.


1 yorum:

Uçan Payanda dedi ki...

"deniz kenarında yıkılan kalesine bağıran kız, yıkılmayacak binalar yapmak için okumuş gibiydi."

Çok beğendim.