3 Ağustos 2011 Çarşamba

sayıklamalar

şimdiye kadar yaptığım en iyi makarna ve bir bira bardağı dolusu ayranın ardından hayatıma, öğleden önce bıraktığım noktadan devam etmek doğal olarak mümkün olmadı. yemekten geleli iki saati geçti ve ancak toparlanıyorum. bir fincan kahve yaptım, richard hawley'in o muhteşem sesini biraz daha açtım; sanki çok önceden bir sokakta çok sevdiğim birisiyle dans etmişim de onun anılarını tazeliyorum her dinleyişimde. benim olmayan anılarım var, kim yaşamışsa artık bilmiyorum. başkasının belleğini kullanıyorum.

günün bana ne getirdiğini pek kestiremediğim modern zamanlarımda, haftada iki üç kere sağlamından içiyorum. eski günler şapkasını çıkarıp önümde eğilsin, on bira içtiğimin ertesi günü hiçbir şey olmamış gibi işe geliyorum. ne bir baş ağrısı ne de zeka geriliği. ice tea şeftali içmişim sanki. oysa ilk onluğu devirdiğimizda kadim dostum onur ile, gerçekten perişan olmuştuk. yıllardan 2005 idi; emek sinemasının sokağına çökmüş ve sigara istemiştik birkaç kişiden. sinyale çıkmıştık tüm gençliğimizle, serseriliğimizle. mevsimlerden bahardı, yıldız teknik'te bahar şenliği bile vardı. taksim'den beşiktaş'a bir şekilde ulaştıktan sonra okula çıkmış ve mimarlık fakültesinin önünde içmeye devam etmeye çalışmıştık. defalarca inip çıktığım mermer merdivenlerde bu sefer sarhoştum, cebimdeki fotoğraf makinesine birkaç dakika önce hakan şükür gibi yükselip kafa atmıştım. makine ondan sonra iflah olmadı zaten. onca şeyden sonra, geriye sadece anlar kalıyor. en kısa zaman birimi. belki de en uzun.

serinliğin içinde kahve içmeyi özlemişim, dışarısı çok sıcak olunca tek yaptığım buzluktan çıkardığım ice tea'yi başımdan aşağı dökmek oluyor. tek başımayken içmekten vazgeçtim artık, arkadaşlarla ya da kardeşimleysem asılıyorum açma halkasına. bir gold, sonra bir gold daha. adeta kuyumcu gibiyim, insan değil yüzde yüz malt sarrafıyım. insanları, eğer birlikte içiyorsak; içip gülüyorsak, gülüp odaklanmaya çalışıyorsak ve bir çorbacıya baskına gidiyorsak seviyorum. diğer türlü mümkün değil, sevimsiz bir ısrarın pençesine düşmüş talihsiz bir türe mensup olduğumu unutmaya çalışıyorum.

bana beş kelime söylesen keşke, birkaç saat sonra onlardan bir hikaye yazsam. anlam bütünlüğü oluşturmaya çalışırken zaman geçse, bir kez daha acıktıktan sonra yarısı kalan mantarla enfes bir yemek daha yapsam. mükemmel pilav tarifi bir yana, kekiğin kutsadığı domatesli sarmısaklı sosun yassı spagetti üzerindeki yeri ve önemine dair bir destan yazsam. zeytinyağında eriyen salkım domatesler doktora konum olsa, akademik kariyerimi buna göre düzenlesem.

hafta içi ne kadar yavaş geçerse geçsin, cumartesi dedin mi ben bir motorun üzerinde olacağım. yüz kilometreye 3.2 saniyede  çıkan bir yamaha, bizi de bir zahmet kaş'a, belki de daha uzağa götürür heralde. yol fotoğrafları çekerim, kollarımız yanar güneşin altında ilerlemekten. soğuk suyun karıştığı küçük koyların birisinde atarız kendimizi suya. motosiklet üzerinde olmak hata kaldırmadığından bira içmeyiz artık, birasız da keyif alırız hayattan. yarımadanın etrafında dolaştıktan sonra rüzgar nereden eserse artık. kırmızı ışıkta durduğumuzda bize dönen bakışların enerjisi, siyah kasklarımızdan yansısın.

mutlu sonla biten bir hikaye mi yazmam lazım acaba kendimi iyi hissetmem için; birbirlerini çok seven ve sürekli el ele tutuşan sevimsiz bir çift yaratayım. ellerinin içi terlesin artık, zamanla burunlarından solusunlar. kız, "zaten çok sıcak bir de sarılmaya çalışıyorsun" diye çocuğu itsin. sonsuz aşk ilk haftasını göremesin, ben de tüm iplerin elinde tutan kuklacı gibi sırıtayım. sonsuz aşk, muhabbet kuşları arasında olur; insan, sonsuzluk için yetersizdir. insan, düşünebildiği sanrısıyla yaşayan tek tür olduğundan; uzun vadede başarısız olmaya mahkumdur. fakat panpa ve ciku, birbirlerini koşulsuz sever. aynı kafesin aynı salıncağında akşama kadar sallanırlar, beraber su içip yemlenmeye inerler.

birbirleri ve onlara bakıp hikayeler uyduran eli makineli ruh hastası dışında hiçbir şeyleri yoktur. gelecek planları, anıları, töreleri, örf ve adetleri, genelgeçer normları ve elalemleri yoktur. sadece şimdiyi yaşarlar, panpa kafasını hızla sallayıp cikusunun aklını almaya çalışır. ciku da, tüm hanımefendiliği ile bu sevgi gösterisini kabullenir. birbirlerini şimdi severler, sonsuza kadar seveceğim gibi içi boş vaatlerle tükenmezler.

keşke panpa bunları okuyabilse ve onu ne kadar sevip önemsediğimi görebilseydi. haftada en fazla bir kere gelmenin, benim elimde olmayan bir şey olduğunu ve başka insanların yıllar boyu uğraşıp inşaa ettikleri hastalıklı bir sistemin içinde öğleden sonra sayıklamalarında ancak kendime özel bir alan yaratabildiğimi fark etseydi. o zaman o da beni çok severdi ama şairin dediği gibi

"muhabbet kuşları her şeyi bilir."

3 yorum:

otomatik alice dedi ki...

http://www.youtube.com/watch?v=k8I6g5Hl9V8 videoyu kapatmadan önce bir kaç saniye bekle ^^

Uçan Payanda dedi ki...

"Sonsuz aşk, muhabbet kuşları arasında olur; insan, sonsuzluk için yetersizdir. insan, düşünebildiği sanrısıyla yaşayan tek tür olduğundan; uzun vadede başarısız olmaya mahkumdur."

Blogunu okudukça alıp alıp böyle cümleleri bir kenara yazıyorum. sen bu işi biliyorsun :)

mies dedi ki...

öğleden sonra durmaya yaklaşan bir beynin sayıkladıklarından sorumlu değilim, mesuliyet kabul etmiyorum.