6 Temmuz 2011 Çarşamba

i'm going slightly mad

bir fincan kahve için tezgahın başında, kettle'ın hemen yanındaydım. bugün bir sürü işi oturduğum yerden, parmaklarımın ucundaki tuşlardan halledebilmeyi kutlayacaktım. kettle'daki su kaynamaya başlarken, freddie içeriden "this kettle is boiling over" dedi. bu cümleyi ilk kez duyduğumda ortaokuldaydım, dayımın queen-innuendo albümünü aklımı kaybedinceye kadar dinlerdim fakat hayatıma kapak olması bugünü buldu. şarkının içinde geçen bir cümle, on bin şarkılık bir winamp listesinden ve tam kettle'daki su kaynarken ortaya çıkmış, büyülemiş ve ilham verip geri gitmişti ya da ben hafiften kafayı sıyırıyordum. uzun zamandır tek başıma yaşıyor değilim, hafta sonları ailemin yanına gidiyorum. hafta içi bir gün içmekle, diğer gün de ayılmaya çalışmakla geçiyor. hepi topu üç gün yalnız kalıyorum ve kafayı sıyırmak için pek müsait değilim anlayacağın. yemek yapmaktan başka bir şeye fırsatım kalmıyor ve ne derler bilirsin: "kızgın yağda kalamar yapıyorsan, depresyona girmezsin." aslında bu berbat cümleyi birisinin dediği yok, sadece alıntıların zenginleştirdiği şık bir paragraf sunmak istedim sana. bilirsin seni severim, bir tabak da senin için koyarım soframa belki geçerken uğrarsın diye. gelince kapıyı çalma diye anahtarı paspasın altına koymak isterim fakat paspasım yok. 

tuhaf bir gün oldu; hepsiburada'ya lens resti çekip sahibinden.com'da, az kullanılmış 70-300mm'i satan adama 250 lirayı gönderdim. o da yarım saat sonra lensi kargoya verdi. istanbul'dan gelmesini beklediğim optik panpam, izmir'den yola çıktı. hepsiburada denilen gavur icadına verdiğim siparişi iptal ettim fakat para iadesini almaya muvaffak olamadım henüz. yarın bir sonuca ulaşacağımı düşünüyorum; cebimden altı yüz lira para çıktı ve henüz bir lensi kavramış değilim; işler ters giderse neyi kavrayacağımı da az çok anlatabildim sanırım. daha ayın onuna gelmeden sağa sola nakit akıtmaktan gözlerim şaşı bakmaya başladı. 340 liralık para iadesi beni kutsayacaktır; ay sonunda daha öğrenim kredisi geri ödemem var. para hazır değil fakat başlığı hazır: "kaldı 10" olacak. iki ayda bir günahımızı ödüyoruz; o iskenderler bedavayı mı geldi zannedersin efendi?

su faturasını sanırım pazartesi günkü sarhoşluk kumpanyasında yediğimden suların kesilmesi riskiyle baş başa kaldım. yarın son gündü ve internet diye bir şey icat edilmişti. kapıdaki abone numarasını aldım ve belediyenin su işleri sitesine girdim. kredi kartımla ödeyebilirmişim. hsbc, tek kullanımlık bir şifre gönderdi. hatta tek kullanımlık olduğuna ve ben bunu çoktan kullandığıma göre gelen yaran mesajı buraya aktarayım:

"ohry3155 referans numaralı alışveriş için tek kullanımlık şifreniz u6ha2wym"

bazen, bütün dünyanın harfler ve rakamlarla kafayı sıyırdığını düşünüyorum. oturduğum yerden bir sürü şey başarıyor ve bunu yeni şifrelerle, mobil onay kodları ve parolalarla sağlama alıyorum. siparişi iptal ettim, hepsiburada'nın müşteri hizmetlerine hakaret yağdırdım, izmir'den bir satıcı buldum, ona eft yaptım,  o bana kargo takip numarası gönderdi, paketi manyaklar gibi takip ettim, su faturamı ödedim. reel hayata dair tek yaptığım şey yemek oldu bugün. öğlen tarator, akşam da pejmürde kalamar. yarın da zeytin iskelesi markalı iki litre zeytinyağı alıp bir litresini marketin çıkışında kafaya dikeceğim.

aslında normalim de, yazarken biraz dağılıyorum.

"i'm driving only three wheels these days"


keep calm

son üç senedir almak istediğim lensin siparişini geçen hafta vermiş fakat bir sonuca bu öğlen itibariyle dahi ulaşamamıştım. onlara kahrolası bir lensin neden bu kadar geciktiğini ve tedarik sürecinin limitlerinin ne olduğunu soran bir mail attım, birkaç saat sonra geri döndüler ve taşınma işlemi nedeniyle siparişin ancak bugün işleme konduğunu söylediler. bu da gelecek haftaya sarkacak sarkastik bir maceranın başını işaret ediyordu. yapacağınız işin edeceğiniz teslimatin kieslowski'sini sikerim deyip bir koşu bankaya gittim, sipariş işlemi için iban numarası şarttı. bankadan iban numarasını alıp ofise geri döndüm, bazı işlemler için cepanahtar uygulaması yüklemem şartmış. hazır girişmişken cepanahtar uygulamasını telefona yükledim. program, telefona büyük geldi; ekrana sığmadı kenarlardan taştı. ben telefondan şifre alıp bunu bilgisayara girerken, "hesabınız zaten açık daha ne giriyorsunuz da ampır ampır" içerikli uyarı geldi. hesabım açık değildi, cep anahtardan tek kullanımlık şifre almak için bir şifre daha girmek gerekiyordu fakat bu, genel şifreden, paroladan ve onay kodundan farklı olmalıydı. dev bir canavar üzerime rakam ve harf kusuyor, beni soluksuz bırakıyordu. 

siparişi iptal etmek bana paramı geri getirmedi. muhasebeye kalmıştı iş. paramı almaya gelince saniye gecikmeyen, muhasebenin muhundan bahsetmeyen, iban numarası ve türlü mardabazlıkları ağzına almayan hepsiburada; sipariş iptalinde adeta devlet dairesine dönüyordu. neyse, dekontu onaylayıp paramı geri almak için adım attım. şimdi tek beklentim paranın bir saat içinde geçmesi ve oradan 250 lirasını, izmir'deki satıcının hesabına yatırmak. böyle olursa belki yarın, en geç cuma günü lensimi alırım. eğer olmazsa, hepsiburadanın muhasebe ofisi çalışanlarından geriye kalan birkaç kişi, hayatlarının geri kalanında bir temmuz günü başlarına geleni, korkudan küçülmüş gözbebekleri ve titreyen elleriyle gelene geçene anlatır. geçirdiğim planlı cinnet uzakdoğu sinemasına ilham olur; yağmur olur yağar, şimşek olur çakarım. 

öğlen yaptığım ve başarıya ulaştığım için mutlu olduğum tarator, balık ve patates kızartması triosunun verdiği sakinlikle üçüncü paragrafa geldim. eğer şu işleri yoluna koyarsam, kendimi meze dünyasına vereceğim. yemek yapmak beni mutlu ediyor ve iyi oyalıyor. un ile sodayı karıştırıp boza kıvamına getirdikten sonra buna kalamarları bulamak ve deniz mahsülleri tanrısına varlığımı kurban etmek istediğim şu günlerde bir lense ulaşmak bu kadar zor olmamalı. bir tane kahrolası lens yahu; optik bir gereç. eğer 250 liralık lensi de elimden kaçırırsam elde kalan parayı hiçbir şekilde harcamayacağım. parayı biriktirip uzağı yakın eden, adamı iki kaşının ortasından delen dürbünlü bir tüfek alacağım. eşgalim tüm sosyal medya sitelerinde elden ele, linkten linke dolaşacak; bir öfkenin vücuda gelmiş haliyle bağıracağım: 

"beni siz delirttiniz"


tedarik sürecinde

cuma akşam üstü siparişini verdiğim lensin cumartesi gelmesini ve onunla birlikte pazar günü boyunca fotoğraf çekmeyi beklemiyordum tabii ki de, en azından pazartesi günü bir gelişme olmasını umuyordum. pazartesi ve salı bitti ve sipariş sayfamda cuma günü yazan şey, mevcudiyetini tüm arsızlığıyla devam ettirmekte:

"tedarik sürecinde"

şu andan itibaren çapraz ateşe başlayıp haftanın sonuna doğru lensi body'e takmak ve keyfimi sonsuza netlemek istiyorum. pazar günü kardeşimin doğum günü kutlamaları çerçevesinde yat turu var ve turkuaz koyların dibinde dolaşan gümüş pullu balıkları çekmek için 300mm'nin iyi olacağını düşünüyorum. eğer ben bir şeyin iyi olacağını düşünürsem ki bu pek sık yaptığım bir şey değildir, o şey mükemmele yakınsar ve etkileri hayatım boyunca devam eder. üretici firmadan bekliyorlarmış, şimdi bu adamları telefonla arasam, sinirimi bozduğumla kalacağım. sahibinden.com'da 250 kağıda az kullanılmış buldum; satıcı da güvenilir biriymiş, hafta sonları ailesiyle pikniğe gider ve ağacın tekine salıncak kurup çocuklarını sallarmış saatlerce. evine ve yuvasına bağlı, dürüst ve iyi mangal da yapan bir insanın beni kandıracağını sanmıyorum. siparişi iptal ettikten sonra paramı kurtarabilirsem bu işe girmeyi düşünüyorum, pazar günü yat turu var ve mağduriyetimin çıplak kanatlarıyla tekneye adım atmak istemiyorum. öğlene kadar mühlet sana hepsiburada; tedariğin ve sürecin beni çileden çıkartmayacak şekilde sonlansın. içimde yeniden şahlanan fotoğraf çekme arzumu zedelemeyecek şekilde davran, yoksa ben kılıcıma davranmak zorunda kalacağım.



ondan sonrası kayıp

alternatif bir geçmişte şunlar yaşanacaktı: ofisten çıktıktan sonra eve gidecek ve üzerimi değiştikten sonra basketbol oynayacaktım. geldikten sonra da salata yapacak ve sağlıklı bir hayatın gereklerini elimden geldiğince yerine getirecektim. erken yatarsam erken de kalkabilecek ve birkaç saat temizinden kara geçecektim. bazen planlar bir telefonla dağılır, sağlıklı bir hayat diye geveledikten saatler sonra gecenin dördünde bir otobüs durağında, elinde kaçıncı olduğunu bilmediğin bira ve sigara ile melancholy man dinlersin. renkler ve ışıklar gecenin karanlığında yitip gider, müzik devam eder.

mesainin bitmesine sayılı dakikalar kala çalan telefon salatayı sokağa savurdu, basketbol topunu da ikiye ayırdı. kaleiçi'nde bir yerde buluşacak ve birkaç bira içecektik. günlerden pazartesiydi, birkaç bira fena gitmezdi. ilk gittiğimiz yerde tuborg olmayınca mecburen kalktık; garantili mekan ayyaş'a çöktük. yanan ciğerlerin üzerine soğuk altın döktük, tuborg gold olması gerektiği gibi soğuk ve lezizdi. bira ve muhabbetin ardı arkası kesilmeyince fakat bir yandan da çalan müzikler bunaltınca, kulaklarımızın pasını almak için şöyle gitarların cayırdayacağı ve istediğimiz şarkıları dinleyebileceğimiz the bar yollarına vurduk kendimizi. halihazırda altı tane bira içmiştim zaten ve gittiğimiz yerde tuborg olmayacaktı. mecburen efes fıçı ile devam ettik, artık tepeden yuvarlanan bir kaya gibiydim ve önüme gelenleri bünyeye katarak hızlanıyordum. rammstein'den bon jovi'ye, scorpions'tan him'e ne varsa boş barda yankılanıyor ve ben sahnedeki mikrofona geçip rockstar taklidi yapıyordum. saatler biralar kadar hızla devrilmişken, üçü biraz geçe kalktık diye hatırlıyorum. on birayı geride bırakalı birkaç saat olmuş ve irade sensörü tamamen parçalanmıştı. bardan çıktık birer bira daha aldık, ışıklar caddesi'nden yürürken bunlar bitti, sonra bir bira daha. artık saat dördü geçmişti ve hayatı akışkan şekilde kaydedemiyordum. sadece birkaç kare vardı aklımda. bir durak, melancholy man, boş caddeler, uzakta bir büfe ve taksi. taksiye kendimi zor attım, eve gelip yattığımda salının bir an önce bitmesine dua edecek kadar tanrıya inanmaya başlamıştım.

salı, bir malın günlüğü gibi geçti. bir ara kemer'de yaptığımız mağazaya gittik, birkaç teslimat vardı. bilgisayardakinin aynısı yapılmıştı, işçilik muazzamdı, harika gözüküyordu fakat benim beynim kulaklarımdan akıp gittiğinden olsa gerek, gözün gördüğünü işleyemiyordu. birileri bir şeyler anlatırken, projede çalışan mimar olarak onları dinlemem ve birkaç şey söylemem gerekirken, ben sadece çarpık bir gülümseme ile onlara bakıyordum. zaman geçmiyor ve perişanlığım düzelmiyordu. tekrar antalya'ya gelip eve gidince, biraz salata biraz da lou reed - perfect day ile kendime gelir gibi oldum. gözlerimi kapatıp yatağın üzerinde bekledim, perfect day sonrası mad world, üzerine de alka seltzer ofise geri gidip üç saat oyalandıktan sonra eve geri dönecek kudreti verdi. 

üç saat sonra eve geri döndüğümde soğuk bir duş alıp yatağa süzülmek, dini bir ritüelin ilk dakikalarını anımsattı. kitaro, kevin kern ve cenneti anımsatacak şarkılardan son enerjimle bir liste yapıp gözlerimi kapadım. uyanınca ayılacak, düzelecek ve bir daha efes içmemeye ant içecektim. her şey kararında, bira da yüzde yüz maltında güzeldi.


4 Temmuz 2011 Pazartesi

love forever : panpa and ciku

bir hafta aradan sonra eve gittiğimde; muhterem, muhteşem ve muhabbetşinas kuşumuz 1. panpa'yı daha büyük bir kafeste ve yanında renklerini gökkuşağından ödünç almış güzeller güzeli başka bir kuşla buldum. panpa kısa süren gençliğinden sonra sonunda yuvasını paylaşacak birisini bulmuş ve daha büyük bir kafeste müşterek bir hayata o küçük adımlarını atmıştı. "panpa" dedim, bana bakıp sonra sevgilisine döndü. bir daha "panpa" diye bağırdım, bu sefer sol gözüyle döndü ve onları yalnız bırakmamı telepatik bir yolla iletti. panpa'yı özlemiştim, kafese sinen tropik kokusunu ve sert sessiz harfleri taklit etmesini. benim küçük fıstıkçı şahapım deyip kendimi yere, kafesin yanına attım. panpa'yı görünce beyinlerimizi değişiyorduk ve bir muhabbet kuşunu bile utandırabiliyordum.

güzel bir aşkın ilk evrelerindeydiler ve yengemiz biraz kaprisliydi sanki. gözleri hafiften çekikti ve parlak sarı kafasını yeşil şık bir elbise tamamlıyordu. panpa'nın mat tonlarına isyan edercesine bir köşede ışıldıyordu. henüz bir adı yoktu, bizimkilerin alternatifleri ise yeterli değildi. ona cicikuşun kısaltması olan ciku'yu verdim. yanında gidip üç kere ciku dedim ve beni onayladı. panpa ve ciku; sonsuz bir aşkın iki fosforlusu olarak temmuzun başlarında bir günde benim tarafımdan kutsandı.

şimdilik sevgililer. ciku, hanım hanımcık ve gözlerinin içi gülen bir kuş. panpa ise artık iyice büyümüş ve havada yaptığı inanılmaz pikelerle kendi türünün havacılık tarihine altın harflerle adını yazdırmış  kurmay bir yüzbaşı. bağlı bulunduğu birliğin gözbebeği. ulan bu kuş derdine kafayı yiyeceğim ama yıllardan beri böyle. başka hiçbir hayvanı sevmem (tavuk göğsü ve kuzu kuşbaşı dışında). hele akşam çökünce, aynalı salıncağın üzerinde gagalarını birbirlerine yaslayıp gözlerini kapamaları, panpa'nın sevgilisine masallar anlatması yok mu? insanın tüm stresini, canının sıkıntısını ve yorgunluğunu alıyor. kafa kafaya vermiş ve birbirlerinden hoşlanan iki kanatlının arasında boşluğa, o boşlukta asılı kalan aşka bakarken de bunların düğün davetiyesinin nasıl olacağını düşünüyorum. gerçek hayatta bunlar bana sıkıntı veren, yüreğimi dağlayan detaylar fakat muhabbet kuşlarına atfedince alabildiğine eğlenceli oluyor. haftaya sade bir düğün ve beyaz tülle çevrelenmiş, altına yeni kağıt serilmiş geniş bir kafeste balayı var. bu hafta içi birbirlerini biraz daha tanısınlar, ciku; hayatını birleştireceği ve ıslık da çalabilen bu yüzbaşıya biraz daha alışsın. ben davetiyeleri ve düğün programını hazırlarım. 

yaşasın panpa ve onun sonsuz aşkı ciku. 




1 Temmuz 2011 Cuma

tuborg sunsets

ofisten koşarak çıkıp markete girmem arasında bir dakika, marketten çıkıp eve girmem arasında yaklaşık otuz saniye vardı. yeni aldığım maaşın ve siparişini verdiğim telefoto lensin mutluluğunda, elimde biralarla bir şeyleri başardığımı hissediyordum. yirmi sene okul boşa değildi, bir cuma akşamı el kol dolu eve girmek demekti. bira bardağını ve dört gold bir kırmızıyı buzluğa yatırdım. içmeye başladan önce fotoğraf çekmek ve içimdeki fotoğraf aşkını şahlandırmak istiyordum. bu sırada dünkü salatadan kalan bulaşığı yıkadım, mikroplar ölsün ve benim yüzümü unutmasın, intikam yemini etsinler diye kaynar suyla yıkadım hem de. açlığı hafiften bastırsın diye çeyrek ekmeğe kaşarı, domatesi ve biberi ittim. angaryalar tamamlandığında ilk birayı bardağa döktüm ve bastım deklanşöre. batmaya giden bir güneş bira bardağının içinden süzülüyor ve beni aziz ya da şövalye ilan ediyordu. daha ilk yudumu boğazıma göndermeden, gece sonundaki halimi görür gibi oldum; en az benim kadar mutluydu. güneş, bira ve ben doğru yerdeydik. benimle güneş arasına giren biranın, bira tutulmasına mı denk olduğunu düşünürken iyice sıyırmaya başladığımı düşürdüm; deklanşör sesini özlemiştim. 

300 mm > 600 dd

bundan iki hafta sonra, manyaklar gibi dönen bir çamaşır makinesine bakıp iç çekmek istemedim. çamaşırları makineden çıkarıp nemli ve iğrenç hallerini sepete doldurduktan sonra bunları bir yere asmak da hiç cazip gelmedi. haftada bir eve gidiyordum zaten ve evde çamaşır makinesi vardı fakat 300 mm lens yoktu.

henry miller'in oğlak dönencesini alıp biraz da kitaplara baktıktan sonra ofise geri dönerken, lens almak için tek fırsatım olduğunu ve onun da bugün olduğunu düşündüm. yarın değildi, gelecek hafta ve gelecek ay da olmayacaktı. ben değilsem kim ve şimdi değilse ne zamandı. ofise geldim, birkaç siteye baktım ve hepsiburada'da iki hafta önce 376 lira olan lensi, havale ile 338 liraya alacağımı görünce bruce willis gibi yandan gülümsedim. siparişi verdim, havaleyi yaptım ve bayram çocuğu mutluluğum ile koltuğumun üzerinde titredim. bunu üç senedir istiyor fakat bir türlü muvaffak olamıyordum; yakınlaşmak için objektif kullanmak yerine objenin yanına gitmek ay ve güneşte işe yaramıyordu. yarı zamanlı bir pagan olarak bundan rahatsız oluyor ve bekliyordum. 18*55 ile bir şeylerin sonuna gelmiş gibiydim, dolunay yükselirken orada ve hazır olmak istiyordum. kızıl dolunayın şafağında kesilen kurbanların kanı rüyalarıma giriyor ve sabaha karşı yatağımdan sıçrayarak uyanıyordum.

şimdi ise ortalık duruldu, lensim tedarik sürecinde. onu ne kadar seveceğimi ve koruyacağımı, kendisiyle ve evdeki diğer eşyalarla her konudan konuşabileceğimi şimdilik bilmiyor. özensiz eller onu bir pakete, koliye ve bir araca yüklerken ürkse bile, bana ulaştığında onu şımartacak ve yumuşak yastığımın üzerine koyacağım. seni üç senedir bekliyorum allahsız diyeceğim. üç sene başka hiçbir şeyi beklemedim lan ben, sanki birinci dünya savaşına gitmişim de cepheden dönmeyi bekliyorum yıllardır. üç koca sene, kaybolan hayaller, dağılan planlar, evler, silahlar, eşyalar, çantalar, belgeler, hükümler ve özgürlükler. her şey gelip geçti bir tek lens isteği baki kaldı. 

şimdi tek beklentim, tedarik sürecinin sonlanması ve kargo etabına geçilmesi. kargo kamyonunun etrafında, altında floresan olan modifiyeli honda civic ile yılan gibi kıvrılırım gerekirse. kamyon sürücüsünün kafasını pompalıyla uçurup lensimi makineye taktıktan sonra ilk makromu çekerim. kafayı öne, vücudu da arkaya koyar; alan derinliğiyle ilgili çalışmalar yaparım. makro lens ile adamın yüreğini çeker ve "yüreğine sağlık" başlığıyla her türlü sitede paylaşırım.

manyaklığın sonu yok. hoşgeldin hayatıma tamron 70 300. 


profile surrounded

bakmaya pek dayanamadığım autocad ekranımda kutu profil ebatları var. 100*100, 40*80 ve kahrolası 40*40'tan bir sürü profil bir asma kat oluşturacak şekilde düzenleneceğinden, metraj için bunları çizmem gerekti. 100'lüklere mavi, 80'liklere lacivert ve 40'lıklara da beyaz rengi verince, efsane bir takım olan adana demirspor'a ulaştım. bu beni, daha okula başlamadan babamla gittiğim ve şimşekler diye bağırdığım adana demirspor günlerine götürdü. kağıttan şapkalar kafamızda, ben babamın omzunda; karşı taraf mavi der ve arjantin tribünü davullarını bir an olsun susturmazken adana beş ocak stadı inlerdi. o zaman koltuklar yoktu, uzun betondan sıralar ve insanlar birbirinin üzerine yığılmasın diye demirden setler vardı sadece. formanın satılabilecek bir şey olduğunu kulüpler henüz keşfetmediğinden, herkes gündelik kıyafetiyle gelirdi maça. mavi, lacivert ve beyaz bayraklarda, şapkalarda ve patlak davullarda olurdu.

şimdi ise bayrak ve davul yerine, çelik profiller var. istediğim renge istediğim kadar boyuyorum. çıktı alırken hepsi siyaha dönüyor, kartuşun dilinden ve ekonomisinden anlıyorum. bazen deplasmana giden bir avuç taraftardan birisi, bazen de henüz okula başlamamış bir çocuk olmak istiyorum. bir kavganın ortasında kalmak, mavi-lacivert ve beyaza biraz da kırmızı karışsın, yıllar sonra anlatacak bir hergeleliğim olsun istiyorum.

yolun diğer tarafındaki apartmanın altına bir mağaza açılacak sanırım, kompozit cephe için profiller kesiliyor. sağa sola kaçışan kıvılcımları görebiliyorum, sesi de kulaklarıma geliyor. ustanın işi çok, bir sürü küçük parça kesip bunları birbirine kaynatmak zorunda. elementleri keşfeden insanlar bunları eritip bir şekle soktuktan sonra duracak değillerdi, şimdi tekrar parçalayıp kaynatıyor ve bunların üzerine başka malzemeleri de ekleyip "mağaza" yapıyorlar. vahşi bir üretim ve tüketim döngüsü var, herkes bir iş peşinde. karıncalar misali oradan oraya bir şeyler taşıyoruz. araçlarımız, kurumsallıklarımız, elektrik ve suyumuz var. daha malzemesinin ne olduğunu anlamadığım bir internetimiz var ki, bundan elli sene önceki adama tarif et desen, edemem ama hayatım burada geçiyor. bu yazı, gönder tuşuna bastıktan dakikalar sonra okunuyor, yorumlanıyor ve belki küçük bir kelebeği hareketlendiriyor. yazımı okumak için biraz daha ofiste kalan ve çıkar çıkmaz bir arabanın altında kalıp ölen bir insanın hayaleti, geceleri beni ziyaret etmeye başladığından beri yazdıklarıma daha dikkat eder oldum. vicdan azabı çeken ve sonra kendini asan yazarlardan olmak istemiyorum. 

ah carry, çalışmam gerekirken ne kadar saçmaladığımı görsen hayret eder ve bana napoliten soslu bir makarna hazırlardın. taze nanenin yapraklarını da sosun üzerine serpiştirdikten sonra bana döner ve gülümserdin. beni severdin biliyorum, beni özlediğini gizlice içtiğin sigaralardan anlardım. izmaritlerini apartman boşluğuna atardın, bir şeyler saklarken yanakların henüz tavaya atılmış soğanlar gibi hafiften pembeleşirdi. 

dün akşamı sadece salatayla geçirip sabah da kahvaltı etmeyince akli melekelerim, irlanda'nın bir barındaki sarhoşlar gibi sağa sola yalpalamaya başladı. maaşımı almış olmam da, içmek için güzel bir gün fikrini aklıma yavaşça yerleştirdi. bira.fm'in kışkırtıcı arayüzüne yüzümü dönmenin vakti, ben yazdıkça yaklaştı. ben yaklaştıkça da dünyadaki tüm profiller elele tutuşup etrafımı sardı.


68'de geri dönmek

son 50 yıldır hiçbir duvarın yıkılmadığı, yenisini yapmanın da gerekli olmadığı güney fransa'nın küçük bir kasabasında duvar ustası olmak, 17 senenin sonunda canımı sıkmaya başlamıştı. ilk 6 sene gayet yolundaydı her şey, müşteri gelir belki diye dükkanımın önüne kendi yaptığım mavi sandalyeyeyi atıyor, sonra ufka bakıyordum. kentin karmaşası geride kalmıştı, lavanta tarlalı yeşil kasaba tüm sakinliğiyle önümde uzanıyordu. güneşi kesen yüksek binalar olmadığından, yüzlerimiz güneşten yanıyor ve tüm gün tembellik yapıyorduk. hemen yanımda mezar taşı yapan adam vardı ve 23 aydır tek bir iş bile gelmemişti. insanların ölmeye bile hevesi yoktu, ölen insan olmadığı için insanlar doğum yapmayı da düşünmüyordu. topluca yaşlanıyorduk; hepimiz birden ölecek gibiydik.

duvarın nasıl örüleceğinden emin değildim, zaten tek bir malzemem bile yoktu. sadece tembellik yapmak için gelmiş ve insanlar yadırgamasın diye duvar ustası olduğumu söylemiştim. insanlar yadırgamayı bile uzun süre önce bırakmıştı. dünyanın en tembel köpeği ile dükkanın hemen yanındaki taş kulübede kalıyor, ara sıra yaptığım ufak tefek işlerden kazandığım parayla yiyecek alıyordum. fırıncının ahşap işleri, peynircinin evinin sandalyeleri, üzüm bağlarının budanması ve lavanta toplamak gibi işleri yapmak bile, harcayabileceğimden çok daha fazlasını kazanmama yetiyordu. kente inenlere kitap siparişi vermek dışında hiçbir masrafım yoktu. kimse birbirinden para almıyordu; paranın bulunmadığı dönemlere sıkışıp kalmış gibiydik. ne dışarıdan insanlar geliyor, ne de bizden birisi taşınıyordu. herkes herkesi biliyordu; köye en son ben gelmiştim. dediğim gibi o da 17 seneyi geçmişti.

okumak istediğim tüm kitapları birer kez daha okumayı bitirdiğim gün, bir kişi bile ölmemişti. kiralık katil olmayı tercih etsem neler olacağını düşündüm, silahı tutmayı bile unuturdum heralde. hem kimi niye öldürecektim birbirinden nefret etmeye mecali olmayan insanların güzel kokulu başkentinde? öldürdüm diyelim ödeme üzümlü kekle mi olacaktı yoksa çikolatalı kurabiye ile mi? mezar taşı yapan dostum, sektörünü değiştirmişti. elindeki mermer stokları bitsin diye saksılar yapıyordu. ölü insanlar yerine canlı çiçekler için çalışmak gerçekten büyük bir karardı. ben de yeni bir şeyler yapmaya karar verdim, geçen yıllar bana tek şey öğretmişti: kimsenin duvar ördürmeye ihtiyacı yoktu. büyük kararlarımdan önce içerim, eğer sarhoşken de aynı kararı alırsam, uyurum. uyandığımda da aynı şeyi düşünüyorsam, bunu mutlak surette uygularım. 

aklımda bu düşünceler, yavaşça şarabımdan yudumlamaya başladım. fırıncı dostum dükkanı kapatıp elinde nevaleyle geldi. erken kapatmıştı, elindeki tüm kurabiyeleri öğleden sonra bitirmişti yine. herkes kurabiyelere bayılıyor ve daha fazla yapması için ısrar ediyordu kasabanın tek ve en iyi fırıncısı bu ihtiyara. 30 senedir tek bir kurabiye bile arttırmamıştı üretimi. her gün, hemen hemen aynı saatlerde biten kurabiyeden sonra, yeşil sandalyesi üzerinde içerdi şarabını. hangi gün olduğunun önemli olmadığı bir pazar günündeydik. akşam serinliğinde esen rüzgar ağaçların dallarını kıpırdatıyor ve ıslık çalıyordu. "4 sene içinde kimse ölmeyecek" üzerine bahse girmek isteyince, ona kararımı açıkladım.

geri dönmek istiyordum, kenti özlemiştim. kitapçı açmak ve her gün yeni insanlar görmek istiyordum. üniversite öğrencilerine makul bir indirim yapmak ve sokağa çıkınca araba çarpar tehlikesiyle hayatımın tadına varmak istiyordum. duvar örmeyen bir duvar ustası olmak gayet kolaydı ama zorlanmak istiyordum artık. yeterince dinlenmiştim güzel ahşap sandalyelerin üzerinde. günahı olmayan kasabanın papazı bile "birisi günah işlese de boş oturmasak" demeye başlamıştı. tanrı bizi unutmuştu belli ki, ne bir doğal felaket ne de azrail. cenazelerde ağlayan insanlar olmadan, yeni doğan bir bebeği duymadan hayat olmazdı. arabaların korna çalmasını, insanların bir yerlere yetişmeye çalışmasını görmek istiyordum.

beni dikkatle dinledi, muhtemelen anlam vermemişti geri dönecek gücü nereden bulduğuma. şaraplarımızı hızla içiyorduk, aklımda sadece geri dönmek vardı. paris beni çağırıyordu uzun zamandır. arada sırada gelen havadisler, öğrenci olaylarının patlak verdiğini söylüyordu. öğrencinin neye benzediğini unutmaya başlamıştım, kim bilir olayları nasıl oluyordu. dünyanın en güzel üzümlü kurabiyelerini yapan dostum, bana hak verdi. kendisinin her zaman yapmak istediği ama sürekli ertelediği bir hayaldi, tekrar kalabalığa karışmak. üzerine üzerine gelen insanları özlemişti belli ki ama geri dönmek istemiyordu. alışamayacağından korkuyordu.

sabah uyandım, aldığım kararlar da en ufak değişiklik yoktu, kesinlikle geri dönmeliydim. dudaklarımda kırmızı şarap tortuları, aynaya baktım. yaşlanıyordum ve harekete geçmediğim sürece buraya saplanacaktım. bir tane duvar örmeyen duvar ustası, hiç kitap satamayan kitapçıya mı dönüşecekti? kitaplar satmak için değil sadece okunmak için olmalıydı oysa. hayalim buydu; kitapların yolunu açacak, derenin denize ulaşması gibi, kitapları da insanlarına kavuşturacaktım. hayalim ve amacım vardı artık. bir anlam gelmişti hayatıma. paris'e bunca seneden sonra dönmek gözümü biraz korkutsa da, öğrenci olaylarının neye benzediğini görmek için yanıp tutuşuyordum. 1950'de geldiğim bu kasabadan 1967'de çıkıyordum. yeterince dinlenmiştim, insanlara geri dönmeliydim artık.

kasabayı tek tek dolaştım, herkes aldığım kararı sevinçle karşıladı. birisi bir duvar ördürmek istediğini ve ben gittikten sonra kime ördürebileceğini sordu. herkes birbirini avucunun içi gibi biliyordu, kahkahalarla güldük. yıllardır ölmeyen ama yaşlanan insanların ülkesini terketmek hüzünlendirmişti; son olarak kasabanın en az kullanılan yerine gittim: mezarlığa.

mezar taşı yaparken sektörünü değiştirip saksı yapan dostum, 2 ay önce bir terasa saksı dizerken, kafa üstü düşmüştü. saksı şeklindeki mezar taşına bakıp gülümsedim. en az benim kadar talihsizdi, azrailin kapsama alanının dışında kendi kendini öldürmüştü. küçük bir esinti lavanta kokularını getirdi burnuma. her şeyi özleyecektim; üzümlü kurabiyeleri, işsizliğimi, ahşap sandalyeleri, kitaplığımı, güneşi ve sessizliği.

herkesle vedalaşıp kendimi yollara vurdum; çantamda kurabiyelerim ve şarabım vardı. paris'e geri dönüyordum.

henri cartier-bresson. haziran 1968, fransa.


july morning

çaktırmasam da son bir haftadır başlığı bu olan bir yazı yazmak istiyordum. içeriğini kafamda oluşturduğumdan ve okuyucuyu sarsmak istediğimden falan değil, bilirsin seni sarsmayı pek istemem okur, sadece uriah heep'in bu sololar kervanı gibi devam eden şarkısından yazarken ilham almak ve vay vay ki ne vay demek için temmuzu bekliyordum. 2008'in bir temmuz sabahında, arabayla şantiyeye giderken duymuştum ilk defa. iş arkadaşım, babasının en sevdiği şarkı olarak bunu söylediğinde, işlerin bu kadar karışacağını bilmiyordum. sarıyer börekçisinden börek alıp şantiyeye çıkana dek defalarca dinlemiştik july morning'i. hava oldukça sıcaktı, günler uzundu ve onbinlerce metrekarelik bir şantiyede akşama kadar oradan oraya sürükleniyorduk. putzmeister beton pompaları bir an olsun dinlenmiyor, jcb'ler sağı solu kazıyordu. jcb operatörü bir işine bağlı bir cüceydi ve iyi para alıyordu. hidrolik kolları bir maestro gibi yönettikten sonra da çay içmek için ağacın altına park ediyordu. bir jcb operatörü olmayı (aslında backhoe loader ama marka adı iyi benimsendi bunda) istemiştim. mimar olmak sandığım kadar eğlenceli değildi. zamanla jcb aşkım bitti ama ne zaman yeri göğü delen bir hilti görsem, yüreğim inceden inceye sızlar. 

bir sonraki temmuzda ise şantiye deneyimi bitmiş, başka birinin ev-ofisinde çalışmaya başlamıştım. köşedeki bilgisayar benimdi ve müzik yayını da bana aitti. temmuz girer girmez başlayan uriah heep fırtınası,  20 temmuz'daki deep purple konseriyle iyice şahlanmış ve ofisi, kırk sene öncesinin müzikal hava sahasına çevirmiştim. perfect strangers'ta kafa sallayan güzel bir patroniçem vardı artık, neydi o şarkı derken de camel - rajaz'dan bahsederdi. temmuzda işler yolunda giderdi. 10 temmuz'da kardeşim, 12'sinde yoldaşım onur, 16'sında ben, 29'unda aslanbaşlı willy derken; içmek için bahane bulmaya gerek kalmazdı. birthday weekend diye eve bir kasa bira alır, daha gece yarısı olmadan "lan biralar nerede" diye ortalığı birbirine katardık. her sabah, july morning'e uyanır ve yanan asfaltların üzerinden şehirli bir ceylan gibi işe gelirdim.

bugün de öyle oldu, kalkar kalkmaz bilgisayarı açtım ve şenlikleri başlattım. tıraş olurken, yatağı toplarken, küçük ve artık şeklini yitirmiş şeker görünümlü yastıkları nevresimin üzerinde belli bir anlam oluşturacak şekilde dizerken, ortalığı biraz toplayıp temiz bir çift çorap için dolabı eşelerken uriah heep de solo üzerine solo atarak, temmuz sonunda geldi dedi. evet gelmişti ve bunu akşama birkaç birayla ıslatmak kaçınılmaz olmuştu.

sen de dinle panpa: