1 Temmuz 2011 Cuma

68'de geri dönmek

son 50 yıldır hiçbir duvarın yıkılmadığı, yenisini yapmanın da gerekli olmadığı güney fransa'nın küçük bir kasabasında duvar ustası olmak, 17 senenin sonunda canımı sıkmaya başlamıştı. ilk 6 sene gayet yolundaydı her şey, müşteri gelir belki diye dükkanımın önüne kendi yaptığım mavi sandalyeyeyi atıyor, sonra ufka bakıyordum. kentin karmaşası geride kalmıştı, lavanta tarlalı yeşil kasaba tüm sakinliğiyle önümde uzanıyordu. güneşi kesen yüksek binalar olmadığından, yüzlerimiz güneşten yanıyor ve tüm gün tembellik yapıyorduk. hemen yanımda mezar taşı yapan adam vardı ve 23 aydır tek bir iş bile gelmemişti. insanların ölmeye bile hevesi yoktu, ölen insan olmadığı için insanlar doğum yapmayı da düşünmüyordu. topluca yaşlanıyorduk; hepimiz birden ölecek gibiydik.

duvarın nasıl örüleceğinden emin değildim, zaten tek bir malzemem bile yoktu. sadece tembellik yapmak için gelmiş ve insanlar yadırgamasın diye duvar ustası olduğumu söylemiştim. insanlar yadırgamayı bile uzun süre önce bırakmıştı. dünyanın en tembel köpeği ile dükkanın hemen yanındaki taş kulübede kalıyor, ara sıra yaptığım ufak tefek işlerden kazandığım parayla yiyecek alıyordum. fırıncının ahşap işleri, peynircinin evinin sandalyeleri, üzüm bağlarının budanması ve lavanta toplamak gibi işleri yapmak bile, harcayabileceğimden çok daha fazlasını kazanmama yetiyordu. kente inenlere kitap siparişi vermek dışında hiçbir masrafım yoktu. kimse birbirinden para almıyordu; paranın bulunmadığı dönemlere sıkışıp kalmış gibiydik. ne dışarıdan insanlar geliyor, ne de bizden birisi taşınıyordu. herkes herkesi biliyordu; köye en son ben gelmiştim. dediğim gibi o da 17 seneyi geçmişti.

okumak istediğim tüm kitapları birer kez daha okumayı bitirdiğim gün, bir kişi bile ölmemişti. kiralık katil olmayı tercih etsem neler olacağını düşündüm, silahı tutmayı bile unuturdum heralde. hem kimi niye öldürecektim birbirinden nefret etmeye mecali olmayan insanların güzel kokulu başkentinde? öldürdüm diyelim ödeme üzümlü kekle mi olacaktı yoksa çikolatalı kurabiye ile mi? mezar taşı yapan dostum, sektörünü değiştirmişti. elindeki mermer stokları bitsin diye saksılar yapıyordu. ölü insanlar yerine canlı çiçekler için çalışmak gerçekten büyük bir karardı. ben de yeni bir şeyler yapmaya karar verdim, geçen yıllar bana tek şey öğretmişti: kimsenin duvar ördürmeye ihtiyacı yoktu. büyük kararlarımdan önce içerim, eğer sarhoşken de aynı kararı alırsam, uyurum. uyandığımda da aynı şeyi düşünüyorsam, bunu mutlak surette uygularım. 

aklımda bu düşünceler, yavaşça şarabımdan yudumlamaya başladım. fırıncı dostum dükkanı kapatıp elinde nevaleyle geldi. erken kapatmıştı, elindeki tüm kurabiyeleri öğleden sonra bitirmişti yine. herkes kurabiyelere bayılıyor ve daha fazla yapması için ısrar ediyordu kasabanın tek ve en iyi fırıncısı bu ihtiyara. 30 senedir tek bir kurabiye bile arttırmamıştı üretimi. her gün, hemen hemen aynı saatlerde biten kurabiyeden sonra, yeşil sandalyesi üzerinde içerdi şarabını. hangi gün olduğunun önemli olmadığı bir pazar günündeydik. akşam serinliğinde esen rüzgar ağaçların dallarını kıpırdatıyor ve ıslık çalıyordu. "4 sene içinde kimse ölmeyecek" üzerine bahse girmek isteyince, ona kararımı açıkladım.

geri dönmek istiyordum, kenti özlemiştim. kitapçı açmak ve her gün yeni insanlar görmek istiyordum. üniversite öğrencilerine makul bir indirim yapmak ve sokağa çıkınca araba çarpar tehlikesiyle hayatımın tadına varmak istiyordum. duvar örmeyen bir duvar ustası olmak gayet kolaydı ama zorlanmak istiyordum artık. yeterince dinlenmiştim güzel ahşap sandalyelerin üzerinde. günahı olmayan kasabanın papazı bile "birisi günah işlese de boş oturmasak" demeye başlamıştı. tanrı bizi unutmuştu belli ki, ne bir doğal felaket ne de azrail. cenazelerde ağlayan insanlar olmadan, yeni doğan bir bebeği duymadan hayat olmazdı. arabaların korna çalmasını, insanların bir yerlere yetişmeye çalışmasını görmek istiyordum.

beni dikkatle dinledi, muhtemelen anlam vermemişti geri dönecek gücü nereden bulduğuma. şaraplarımızı hızla içiyorduk, aklımda sadece geri dönmek vardı. paris beni çağırıyordu uzun zamandır. arada sırada gelen havadisler, öğrenci olaylarının patlak verdiğini söylüyordu. öğrencinin neye benzediğini unutmaya başlamıştım, kim bilir olayları nasıl oluyordu. dünyanın en güzel üzümlü kurabiyelerini yapan dostum, bana hak verdi. kendisinin her zaman yapmak istediği ama sürekli ertelediği bir hayaldi, tekrar kalabalığa karışmak. üzerine üzerine gelen insanları özlemişti belli ki ama geri dönmek istemiyordu. alışamayacağından korkuyordu.

sabah uyandım, aldığım kararlar da en ufak değişiklik yoktu, kesinlikle geri dönmeliydim. dudaklarımda kırmızı şarap tortuları, aynaya baktım. yaşlanıyordum ve harekete geçmediğim sürece buraya saplanacaktım. bir tane duvar örmeyen duvar ustası, hiç kitap satamayan kitapçıya mı dönüşecekti? kitaplar satmak için değil sadece okunmak için olmalıydı oysa. hayalim buydu; kitapların yolunu açacak, derenin denize ulaşması gibi, kitapları da insanlarına kavuşturacaktım. hayalim ve amacım vardı artık. bir anlam gelmişti hayatıma. paris'e bunca seneden sonra dönmek gözümü biraz korkutsa da, öğrenci olaylarının neye benzediğini görmek için yanıp tutuşuyordum. 1950'de geldiğim bu kasabadan 1967'de çıkıyordum. yeterince dinlenmiştim, insanlara geri dönmeliydim artık.

kasabayı tek tek dolaştım, herkes aldığım kararı sevinçle karşıladı. birisi bir duvar ördürmek istediğini ve ben gittikten sonra kime ördürebileceğini sordu. herkes birbirini avucunun içi gibi biliyordu, kahkahalarla güldük. yıllardır ölmeyen ama yaşlanan insanların ülkesini terketmek hüzünlendirmişti; son olarak kasabanın en az kullanılan yerine gittim: mezarlığa.

mezar taşı yaparken sektörünü değiştirip saksı yapan dostum, 2 ay önce bir terasa saksı dizerken, kafa üstü düşmüştü. saksı şeklindeki mezar taşına bakıp gülümsedim. en az benim kadar talihsizdi, azrailin kapsama alanının dışında kendi kendini öldürmüştü. küçük bir esinti lavanta kokularını getirdi burnuma. her şeyi özleyecektim; üzümlü kurabiyeleri, işsizliğimi, ahşap sandalyeleri, kitaplığımı, güneşi ve sessizliği.

herkesle vedalaşıp kendimi yollara vurdum; çantamda kurabiyelerim ve şarabım vardı. paris'e geri dönüyordum.

henri cartier-bresson. haziran 1968, fransa.


4 yorum:

Uçan Payanda dedi ki...

Tum cahilligimle soruyorum, bir kitaptan alinti mi bu? .) merak ettim devami falan var mi diye... ha cok begendim bir de.

mies dedi ki...

yok alıntı değil, iki sene önce sözlükte yazdığım bir yazı. provence ve civarı ile kafayı bozduğum günlerde yazmıştım.

Uçan Payanda dedi ki...

Devamını yazdın mı? Ya da yazmadıysan yazsana :D Paris'te neler oluyor merak ediyorum. Şu an dizisinin bir hafta sonra nasıl devam edeceğini merak eden teyzeler gibiyim.

mies dedi ki...

devamını yazmadım, öncesi ve sonrasını hiç düşünmedim. paris'e döndükten sonra ne yaptığı tamamen sana kalmış. belki kasabaya geri döner kim bilir?