6 Ocak 2011 Perşembe

mimar

çatının kenarına doğru ağır adımlarla yürüyen 27, üzerinde gezilebilen teras çatı detayının, üzerinde gezilemeyen teras çatı detayına oranla daha karmaşık olduğunu ve bu karmaşanın tek sorumlusunun sadece insanlık olduğunu düşündü. ait olduğu kavimden nefret ediyor; bir sonraki hayatında, havalar ısındığı zaman sıcak bölgelere göç etmekten başka derdi olmayan göçmen kuş olmak için tanrıyla çetin pazarlıklara oturuyordu. insan olmak ve “bunu gerçekten istiyor muyum?” sorusunu her seferinde sormak artık yorgunluktan başka bir şey vermiyordu. gözlerinin altında mor halkalar olan plan harekât subayları gibi her hareketini planlamak zorunda kalmaktan ve üzerine bastığı döşemenin tüm detaylarını kendisini boşluğa bırakmadan birkaç dakika öncesinde dahi düşünmekten nefret ediyordu. 


kuşların birkaç dalla yapabildiğini binlerce yapı malzemesiyle yapmaya çalışmanın, her on senede bir yeni akım bulup bunu hastalıklı bir virüs gibi tüm dünyaya bulaştırmanın, bundan bıkıp yerine yenisini koyma çabasının, aynı anlamsız döngüyü nesiller boyunca devam ettirmenin de mantığı yoktu. teras çatıda yürümeye devam etti. betonarme döşemenin, su geçirmez membranın, şapın, yapıştırma harcının da gereği yoktu. kendisini boşluğa bıraktıktan sonra yere çarpana kadar geçecek sürede cam cepheyi, alüminyum doğramayı, spider cam taşıyıcıları, asma tavanları, ölü beyaz ışıkları ve ışıkların altında gömlekleriyle çalışanları, parlak graniti ve sert zeminde takırdayan tüm topukları göreceğine emindi. 

“böyle olsun istemezdim”

başkasının şık, modern, elit diye niteleyebileceği fakat kendisi için moloz yığınından farksız binanın parapetine çıkıp ayakta dikildi. boşluk, yapılmış ve yapılacak olan her şeyden daha güzel ve sadeydi. toprak, tüm radyejeneral temellerden daha sağlamdı. ağaç, tüm istinat duvarlarından daha güçlüydü. doğada zaten var olanlar gün geçtikçe azalırken, insanlara yeni hayat vaat edecek kadar küstahlaşan projeler mantar gibi çoğalıyordu. parapetin kenarında öylesine beklerken ellerini açıp gözlerini kapattı. düşüş birkaç saniye sürecekti. “bu neden böyle ve gerçekten böyle olmalı mı?” soruları az sonra son bulacaktı. her insanı ayrı bir bina olarak görüp; suratlarını bu binanın cephesi, ruhlarını ise planı olarak kabul etmesi gibi tuhaf huyları da sonsuza kadar gidecekti. tanıştığı insanların planını çizip onları sistem detaylarına kadar çözmesi daha fazla yalnızlaşmasına ve vahşileşmesine sebep olmuştu. kilim desenli çirkin apartmanlardan farkı yoktu kimsenin, birkaç değişiklik dışında tüm planlar aynıydı. sonradan yapılan tadilat projeleri bile kimsede işe yaramadığından olsa gerek, artık şaşırmıyordu. hayata şaşı baksa bile şaşırmıyordu uzun zamandır.

genç adam, boşluğun lezzetine iyice varabilmek için parapetin üzerinde biraz daha bekledi. insanlar daha hızlı hareket etsin diye yapılan arabalar dakikada bir metre hızla anca ilerlerken binlerce yıllık medeniyetlerin vardığı nokta: korna sesi ve sabrı taşmış sürücülerden fazlası değildi.

“her şey birdenbire olmalı”

sevdiği şairlerden aklında kalanları mırıldandı, yazar olmak ve kimsenin karışamadığı bir dünyanın tanrısı olmak isterdi. istediğini istediği zaman öldürebilmek, isteyeni göçmen bir kuşa çevirebilmek ve yaşanmış tüm hikayelere mutlu son yazmak isterdi. çıplak ayaklarının hemen önünde uzanan boşluğa baktı, biraz sonra ilk ve son defa kablosuz bungee jumping yapacak ve gözlerini tekrar açtığında güneye doğru v şeklinde uçan bir kuş sürüsünün lideri olarak bulacaktı. tek yapması gereken ileriye doğru bir adım atıp boşluğu kutsamak ve kendisine ikinci bir fırsat tanımaktı. çıldırmış insanların arasından uzaklaşıp gökyüzüne ait olacak, bulutların üzerinde serbest uçuş yapacaktı. özünü ararken kendini kaybeden insanlık departmanından istifasını vermeye sadece saniyeler vardı. ayaklarına baktı ve hafifçe gülümseyerek kendini boşluğa bıraktı. 

“her şey nasıl başladıysa öyle biter”

üzerinde gezilmeyen teras çatı detayı geride kalmıştı. titizlikle uygulanmış giydirme cepheye ve camın hemen arkasındaki taşıyıcılara dikkat ederek düşmeye devam etti. yüksek bir plazaydı, büyük bir inşaat şirketinin merkez ofisiydi. kablolar yerden, havalandırma ise tavandan geçiyor; insanları medeniyetin tüm ıvır zıvırıyla kuşatıyordu. mutsuzlukları yüzlerinden okunan insanlarla düşüş boyunca yüz yüze geliyor ve onların yüzündeki ani şaşkınlığın keyfini çıkarıyordu. zemine yaklaştıkça hızı arttı, kravatını çıkarmayı unuttuğu için kendisine son bir kez kızdı. artık kravat ya da ütülenmek zorunda olan kumaşlar olmayacaktı. pazar akşamı ya da pazartesi sabahı yerine, tüm takvimler cumayı gösterecekti. 7. katın yanından geçerken, hemen cam cephenin arkasında dikilip kahvesini içen 27 yaşındaki top sakallı adamla göz göze geldi. eğer terastan atlayan kendisiyse, kahvesini içip soran gözlerle alüminyum cephe sistemini inceleyen ve lacivert kravatını gevşetmiş adam kimdi? eğer kahvesini içip zamana oynayan adam kendisiyse, göçmen kuş olma hevesiyle çatıdan atlayan manyak kimdi? elinde kahve olan 27, önünden hızla geçip giden kendisine bakıp son hızını hesaplamaya çalıştı. “bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak?” diye fizik hocasına sorduğu sorular sonunda yanıtını bulmuştu fakat yere düşenin mi yoksa içeride kalıp canını sıkanın mı gerçek olduğunu bilemedi. belki de her şey, karargâh binasındaki ofiste komutanlarının olmamasını fırsat bilip bir şeyler uyduran askerin işiydi. 

martın ortalarında bir günde, boş bir sayfaya bakan asker, boşluğun her şey demek olduğunu ve onu istediği gibi şekillendirebileceğini fark edip yazmaya koyuldu. getirdiği ve başkalarından aldığı tüm kitaplar bitmişken, değişmeyen tek şey boşluğun gücüydü. boş bir sayfa olduğu sürece yazdıkça yazıyor, hayalindeki her şeyi çiziyordu. komutanlarından asker arkadaşlarına kadar herkesi birer bina gibi kabul edip plan-kesit ve cephelerini çıkarıyor ve insanları kayıt altına alıyordu.

askerliği boş sayfalara bir şeyler eklemekle geçerken, arada sırada girdiği depresyonlardan da boşluğun sessizliğiyle çıkıyordu. ne yapsa dolmuyordu sayfalar, binlerce kelime yahut çizgi bile okyanusta damladan öteye gidemiyordu. 

subay lojmanlarının uygulama projelerinde gördüğü “üzerinde gezilebilen teras çatı detayı” ibaresi bile onu bir şeyler yazmak konusunda cesaretlendiriyor ve insan olmanın gereklerini “neden böyle?” diye sorarak yerine getiriyordu. komutanın çekmecesinden yürüttüğü kahve ve dolmakalem ile kendi çapında tarih yazıcılığı yapıyor ve cevabını kimsenin bilmediği sorular sorarak şafak sayıyordu.

...


geçen sene askerdeyken yazdığım bir yazı. bahsettiğim şeylere bir sene dolmadan ulaşmak ne kadar sevindirici değil mi? büyülü olmasa da gerçekçi bir yazar olma yolunda sağlam adımlar atıyorum.



2 yorum:

mario dedi ki...

kafam biraz güzel olsa, okuduğum yazıyı kendim yazdım zannedebilirdim
aynı yaş, aynı şehir, aynı meslek, aynı sözlük ve benzer dertler...
hem de 27'imin uçup gitmesine birkaç gün kala okuyorum bu yazıyı.

bu arada biraz geç olacak ama blog hayırlı olsun.
bir dost ;)

mies dedi ki...

mevcut sistem tartışmasız tek bir tip yarattı, aynı düşünceleri paylaşan tek mimarlar biz değiliz. kimi görsem, duysam aynı işte.