1 Mart 2011 Salı

ask the dust

baktım olmuyor, istesem de çizime başlayamıyorum; bugünlük paydos dedim. dünya'nın sonu değil, aynı hafta üç farklı projeyle uğraşırken gelen bıkkınlık da benim elimde olan bir şey değil. ne yapayım canımı mı vereyim, kendimi yüksek bir yerden mi atayım? yarın sabahtan devam ederim, baktım yine olmuyor pencereyi açtığım gibi çimlere atarım kendimi birinci kattan. maaşım bankada, bir kısmını çeker ve kaleköy'e giderim. pansiyonlar ucuz ve boştur şimdi, iyi bir pazarlıkla bir ay rahatlıkla kalabilirim. bir mezara sırtımı dayar ölümle konuşurum, bir ağacın dalına çıkar hayatla oynaşırım. ayağımın biri toprakta, diğeri denizde olur. sesimi çıkarmadan, isyan etmeden, insan görmeden dolaşırım dere tepe. isimsiz koyların isim babası olurum, bir yağmur sonrası açan gökkuşağının başladığı yere gider, bir küp de altın bulurum. altınları bir ağacın dibine gömer, her ay bir tanesini alır da pansiyonun sahibine veririm.

tabii bu dediklerim yarın sabaha bağlı, şimdi çizim programlarını kapattım. olmayacağı belliydi, aklımdan def etmeye bile başladım. üzerine gittikçe her şeyi daha da berbat hale getiren familyasındanım, akışına bırakmadığım her şey zamanla ayağıma dolaşır ve beni yere çalar. sonra üzerime çıkar ve tepinmeye başlar. bir şeyi düzeltmeye çalışmak, onu hiç olmamış gibi kabul etmekten daha zordur. en azından bende bu kudret yok, moralimin bozulması hızlı gerçekleşirken; normal seyrime dönmek insan takvimine göre haftaları alır. 

çekmecemde duran ask the dust'ı alıp rastgele bir sayfa açtım, bu beni gerçeğin etrafımı çeviren çakallarından koruyabilirdi. işte 55. sayfa ve bandini'nin meydan okuması:

"bir kez daha aynanın karşısına geçip yumruğumu sıktım. beyler, karşınızdayım işte! bu büyük yazara dikkatli bakın! gözlerine bakın! büyük bir yazarın gözleri bunlar!"

bandini'nin insana has öfkesini ve coşkusunu seviyorum, bu hemen her şeye mızmızlandığım dakikalarda yardımıma koşuyor. toza soruyorum ve her seferinde iyi kötü bir cevap alıyorum.

şimdi bir internet kafe bilgisayarı gibi araç çubuğunun bomboş olduğu bir bilgisayardayım. patron gelip de nasıl, çıktı mı bir şeyler derse de hayır çıkmadı diyebilecek frekanstayım. canım çıkacaktı neredeyse. 



3 yorum:

lucy dedi ki...

ben bu blogu çok sevdim, hiç çıkmak istemiyorum. dolayısıyla şu anda ben de çizimime dönemiyorum. sevgiler.

Adsız dedi ki...

bukowski'nin fante icin dedigi gibi: "fante benim tanrimdi ve tanrilarin rahatsiz edilmeyecegini, kapilarinin calinmayacagini biliyordum. ama angel's flight'in neresinde oturdugunu tahmin etmeye calisir, hala oralarda yasadigini hayal etmeyi severdim.."
sanirim benim de birgun yolum antalya'ya duserse olimpos'un neresinden gectigini, antalya'da hangi otelde kaldigini, mavi masali balikcinin hangisi oldugunu tahmin etmeye calisicam..

mies dedi ki...

eh etrafına bir bakarsan, birbirine kenetlenmiş iki tane açma halkası da görürsün belki. onlar benim izlerimdir, kutuları çöpe götürür, halkaları da birbirine bağladıktan sonra orada bırakırım. hansel de benim gretel de. otelin hangisi olduğunu bir fotoğrafta göreceksin zaten.