19 Mayıs 2011 Perşembe

i don't have a clue

bira, bulaşıklık ve basket topu almak için çıktığım seferden sadece biralarla dönebildim ve üçüncü biradayken bunu sorun etmiyorum. şimdiye kadar yapılmış en iyi bulaşıklığı alacağım, winrar gibi olacak; bir sürü ıvır zıvırı o kadar iyi sıkıştıracak ki tezgah derli toplu görünecek. basket topu için ise net bir fikrim yok, sadece siyah olursa geceleri oynayamam. top ararken, hidrolik potalara bakıp kendimden geçmem ise gelecekteki bir yazının konusu olsun. hayalimdeki eve her gün bir şeyler ekliyor ve buna rağmen "less is more" ilkesine bağlı kalmaya çalışıyorum. hayat bana zor, flavio briatore'ye güzel. cehenneme gitsin bari, sonsuza kadar yanarsa ancak dengeye ulaşır pezevenk. benim ise gidecek yerim yok, cehennem için fazla masum; cennet için fazla kötüyüm. 

içtikten sonra acıkırım diye buzluktan rastgele üç paket çıkardım, ancak eriyince ne halt olduklarını anlayabileceğim. umarım birisi çorba, diğeri tavukla ilgili bir şey, sonuncusu da sebzeli bir şeydir. çözülmeleri için tezgahın üzerine dizdim, biraz hızlı çözülmeleri için de hepsine sırayla hakaret ettim. hepsi tek maddeye dönüşmüş, mikrodalga bunlara gerçek kimliklerini verecektir. öğlen yemeği yemediğim halde aç değilim, 19 mayıs mesaisini hiç yaşamamış gibi kabul ediyorum. bugün hiç kalkmadım, hiç işe gitmedim ve hiçbir şey yapmadım. o kadar faydasız bir gündü ki, çıktıktan sonra eve dönmek yerine biraz dışarıda dolaştım. mudo concept'e gidip aynalara baktım, en pahalısında bile tipim değişmiyordu. binlerce liralık ayna bile benim küçük banyomdaki küçük aynayla aynı gösteriyordu. makinelerin değil de insanların kusurlu elleriyle çizdiği desenli tabaklar haliyle biraz daha pahalıydı, düz olan hiçbir şey yoktu; her şey kıvrılmaya ve etiketteki fiyatını hak etmeye çalışıyordu. tüm katları dolaştım ve biraz sonra oynayacağım süper lotonun çıkması halinde alacağım "waterfall" kitaplığı gözüme kestirdim. tasarımcılar çığrından çıkmıştı, kontrolsüz doğum yapar gibi her yere ürün çıkartmışlardı. 

mudo'dan çıkıp loto oynamaya gittim, son haftalarda çıkan sayıların birbirine benzemesi bana ilham verdi ve 15 18 41 ağırlıklı beş kolon doldurdum. beş milyon lirayı geçecek bir ikramiyeden bahsediliyordu ve o paraya alacak hiçbir şeyim yoktu. belki salona karşılıklı bakan iki dev ayna yerleştirir ve sonsuz görüntülerimle sonsuza kadar bira içerdim. işi bırakır ve dünya'yı dolaşmaya başlayıp fotoğraf çekerdim. mimar olmak için iyi para harcar ve sonra da bir köşesinde basketbol sahası olan evi inşa etmek uygun arazi arardım. 

insanlar her zamanki cıvıl cıvıldı ve görünüşe bakılırsa tatile gelmişlerdi. denizden çıkıp alışveriş yapmaya gelen kirpiği tuzlular, dekolteliler, yanık tenler, kısa şortlular arasında paniğe kapılmadan yürüyüp bulaşıklık aradım. herkesin tatilde olduğu bir günde ben akşama kadar bir ofiste ne yaptığımı pek anlamadan oturmuştum. yıllardır en sevdiğim ve içmemek için kendimi zor tuttuğum shauma karışık meyveli şampuan ve yanında bir sürü ıvır zıvırla avm'den çıktım. bira almalı ve evdeki ilk içkimi artık içmeliydim.

şansım yaver gitti ve eve metreler kala tuborg gold buldum. altın damarı bulan altın dişli madenciler bile benim kadar mutlu değildir, yeteri sayıda şişeyi kucakladığım gibi kasaya gittim. perşembeleri kurulan semt pazarının içinden umarsızca geçip eve geldim.

dördünü dolaba yerleştirdim, birisini de yanıma aldım. şişemi tarihteki tüm hallerime ve boynumun ağrısına kaldırdım. bunu hak etmiştim.


1 yorum:

Gürhan dedi ki...

Nedir bu Tuborg sevgisi yav :)