14 Nisan 2011 Perşembe

bir mankurtun günlüğü

dört gündür devam eden autocad sağanağı dinecek gibi değil, patronun "tavanlar öyle değil, böyle olacaktı" hamlesi bir sürü saatime mal olsa da iş başı değil, ofise geldiğim gün başına para aldığımdan bunu sorun etmedim. baştan söylemezsen ben nereden bileyim tac mahal'ın tavanı gibi tavan istediğini be adam diye seslendi içimden bir ses, ona sessiz olmasını söyleyip çizime devam ettim. perşembe öğleden sonrasında, yağmurlu bir gündeyim ve sadece yazı yazmak istiyorum. bir kahve yapıp rajaz dinlerken, sonsuzluğu anımsatan cümlelerin peşinden koşmak ve sabah erken saatlerde aklıma gelen fakat gün içinde göz göre göre yok olan fikirleri temize çekmek istiyorum ama olmuyor işte. boynum ve omzumun bir yeri sızlıyor, alnımın arkasındaki kronik ağrı da ellerini biraz daha ovuşturuyor ama yapacak başka bir şeyim yok. ayağıma dolanan bu proje sayesinde ne başka bir şeye dikkatimi verebiliyorum ne de kitap okuyabiliyorum. tam bir gerizekalı gibi yemeğimi yedikten sonra uyuyor, sabah kalkıp ofise gelirken de projenin hangi aşamasında olduğumu bilmiyorum. içimdeki yeteneği açığa çıkaracak bir insana, bir mentöre ihtiyacım var. eğer zerre yeteneğim yoksa da, gerçek bir yeteneksiz olduğumu ve daha fazla zaman kaybetmeden buradan defolup gitmemi söyleyecek bir dumura uğratıcı lazım. öyle muallaktayım ki, yetenekli ya da yeteneksiz olduğuma dair en ufak bir fikrim yok. belki doğru bir yönlendirme ile çok önemli işler yapabilecekken, hayatta iz bırakabilecek ve ses getirebilecekken; ben tamamen alakasız işlerle hem hevesimi kaybediyor hem de kendimi köreltiyorum. örnekler biraz uç ama, michael jordan'a futbol oynatmak; frank lloyd wright'a da beyzbol sopası tuttumak gibi. bazı insanlar belli bir görevi yerine getirmek için doğarlar ve onların önünde hiçbir şey duramaz. zanzibar'da doğan ve günün birinde wembley'de konser veren freddie mercury'i hiçbir şey engelleyememişti. zanzibar'da kalsa ve sesini kullanmasına gerek olmadığı bir işte ömrünü tükettikten sonra da ölüp gitse, bugün "the show must go on" a dair bir şey bilmiyor olacaktık.

işte benim de saplanıp kaldığım nokta bu: ortaya çıkarılması gereken bir yeteneğim ya da üzerine eğilmem gereken güçlü bir yönüm var mı yoksa yapabileceğim en iyi şey, bir autocad ekranı başında akşama kadar oyalanıp sonra uyumaya gitmek mi? benim olmayan saatlerim nedeniyle kendimi tanıyamıyorum. ben aslında kimim? limitlerim ne, eğer doğru şartlar geldiğinde dönüşeceğim insan nasıl birisi?  doğru şartların gelmesini beklemek yerine bunları yaratmak gerekiyor belki de fakat şu an, neredeyse durmaya yakın beynimin sayıklamalarını yazıyorum. sinirleniyorum ve eğer ortaya çıkarılması gereken bir yönüm varsa; bu yönün üzerine kürek kürek toprak attığımı fark ediyorum.

ne bileyim, illa ki mimarlık yapmak zorunda değilim. seçeneklerim de özel sektör ya da kpss sonrası devlet dairesi olmamalı. star wars'taki mekanları tasarlayan, başka bir gezegen ve uzay gemisi hayal edebilen, fotoğraf çekip bunları yorumlayan ya da sanal ortamda kainat yaratabilen adamlar var. benim tek yaptığım ise, herhangi bir yetenekten ziyade beyinsiz gibi çizip durmaktan başka bir şey gerektirmeyen bir işe saplanıp kalmam. bu durumdan şikayetçiyim. elektrik projesini neden benim çizmem gerektiğini de pek anlamış değilim. neden sürekli az zamanımız olduğunu, adamların sürekli proje beklediğini, acele etmemiz gerektiğini de anlayabilmiş değilim. sakince düşünüp acele etmeden eyleme geçersem, istediğim şeyleri yansıtabileceğimi hissediyorum. fakat bunun modern dünyada daha doğrusu bu piyasa şartlarında karşılığının olmadığını da biliyorum. piyasayla neden bu kadar içli dışlı olduğumu ve ona bağımlı hale geldiğimi de kestiremiyorum. mimar olmak, illa ki saçma sapan asmatavanların ve duvarların arasında akşama kadar debelenmek değil ki. bunu az çok anladığım halde, yapacak pek bir alternatif yok. tembel birisi de değilim fakat gün geçtikçe tembelleşiyor ve benim olmayan bir hayatın içinde, "save as" yapıp çıkıyorum.

bu ben değilim de peki ben gerçekte kimim?




5 yorum:

4numara dedi ki...

bütün bu ruh halini yansıtan tek bir kelime bul...eksik kalmasın ama...tüm duyguları yansıtsın...sonra patrona o kelimeyi söyle...gerisi kolay olur...

mies dedi ki...

tek kelimeyle olacak gibi değil ki, on paragraf anlatsam yine derdimi tam olarak dökemeyeceğim. ne olmak istediğimi bile bilmiyorum.

Nalanca dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Tolga Kırkıl dedi ki...

Yazı vasıtasıyla kendini ifade etme konusunda çok yeteneklisin. Gerek cümlelerinin ritmi, gerek kelime seçimin, gerekse hayal gücün takdire değer. Blogunun hacmine bakıldığında “yazmadan yapamadığın” anlaşılıyor. Fakat yazıyı henüz iç dökme olarak kavradığını düşünüyorum. Bence bir an önce iç dökme aşamasından edebiyat aşamasına geçmeli, kurguya yönelmelisin.

Yeryüzüne Sürgün dedi ki...

Ayn Rand - The Fountainhead