2 Nisan 2011 Cumartesi

eylemsizlik momenti

patron, dün akşam üstü elinde planlarla gelmiş ve rölövesi alınmış bir mekana acil modellemeler yapılması gerektiğini ve adamların beklediğini söylemişti. dairesel esintiler taşıyan çirkin bir odaydı ve acelesi vardı. taam dedim. acelesi olan işlerden her zaman tiksinmişimdir. ne kadar acele, ne kadar ölümcül?

dün akşam üstüden beri daha tek adım atabilmiş değilim. proje başlarında böyle oluyor, en az bir gün taze çekilmiş dana kıyma gibi bekliyor ve işle ilgili olmayan ne varsa onunla ilgileniyorum. autocad ve cinema 4d, araç çubuğunda emrime nazır bekliyorlar fakat pek oralı olmuyorum. proje aklımın bir köşesinde çöp gibi dururken de ilgilendiğim herhangi başka bir şey beni rahatsız ediyor. atsan atılmıyor, satsan satılmıyor. yerine getirmem gereken bir sorumluluğun gölgesinde, daha yeni bitirdiğim başka bir görselin bıkkınlığında da bana kalan, can sıkıntısı oluyor. iş yapmak değil iş yetiştirmek oldu artık çalışmanın adı. sürekli arkamdan atlılar kovalıyormuş gibi hissediyorum, bu da zamanla daha az önemsemek gibi sonuçlar ortaya çıkarıyor. hepsini yetiştirsem de bir sonraki aşamada kendimi yine, yeni, yeniden bir yetiştirmece-kovalamaca sahnesinde buluyorum. bir durup da bakamamak da zamanla göz yorgunluğuna, sırt ve omuz ağrısına, boyunda tutulma ve daha yaşım az olduğu için sonradan ortaya çıkacak türlü dertlere sebebiyet veriyor. günde en az on saatten, haftada atmış saat bir yerde oturup ekrana bakmanın ödülü, tabii ki sağlık fışkıran yanaklar ve ışıldayan saçlar olmayacak. günde on saat zeytinyağlı avokado salatası yeyip sağlıklı yaşam yürüyüşü yapsaydım bile bu benim için sağlıklı olmazdı. vücut avokadoya karşı bir savunma geliştirirdi ve kalbim, tempolu yürüyüşlerden usandığını ilk fırsatta belli ederdi. durum şu ki, günün yarısında yapılan hiçbir şey faydalı değildir; kısa vadede hırpalar, uzun vadede sikertir. yaşlı  mimarların hepsi, çapraşık ve eğri büğrü heriflerdir.

şimdi de cumartesi sabahındayım işte. zaman, kavanozdaki bal gibi akmak gibi bilmiyor. üç saat geçse de evime gitsem, akşamında da televizyon izlerken panpa'yı koklasam diyorum. zarfa sığan bir aylık bedelimi de almışım, bazen her şeyin bedelinin ince uzun bir zarfa sığmasından ve bu sırada sızlayan omzumdan nefret ediyorum. yapacak başka bir şey de yok, her şeyin sonunda varılan nokta bundan çok da farklı olamazdı. ben yine iyiyim, fazla karışanım görüşenim, sürekli çalan telefonum ve sinsi iş arkadaşlarım yok. yalnız çalışıyorum ve pencere kenarından gökyüzünü görebiliyorum. gömlek giymek zorunda olmadığım gibi, tamamen saçma kombinasyonlar da deneyebiliyorum. xxl enine çizgili mavi lacivert bir bluz, altında beyaz çizgili siyah bir adidas tişört ile montaj gibi duruyorum yine. 

öylesine duruyorum, segment seçip bunları 3d evreninde sağa sola hareket ettirmek, modelleme kısmını bitirdikten sonra her bir köşeye malzeme vermek, tavana spot koymak, çözünürlüğü belirledikten sonra render almaya başlamak istemiyorum. elim bir türlü gitmiyor, önceki projelerle birbirine karışıyor her şey. başka bir iş yapmak da pek istemiyorum, köşeye sıkıştım sanki. bunu sorgulamadığım takdirde her şey yoluna girecekken ve sonunda bir işim olduğu için şükredecekken, ben sol omzumda ara sıra nükseden bir sızının tedirginliğinde, hafiften ağrıyan bir boynun üzerinde, bıkmış bir beyinin yönetiminde eve gitmeyi bekliyorum.

hava kapalı, rüzgarlı ve yağmurlu. palmiye ağaçlarının çizgisel yaprakları ofisin camına epey yaklaşıyor. henüz bitirdiğim kahvenin hemen çaprazında, ne müzik dinlemek istiyorum ne de herhangi bir sitede herhangi bir eylemde bulunmak. parmaklarım hareket ederken, vücudumun geride kalanını eylemsizlik tanrısına kurban ediyorum.


1 yorum:

yerli muhacir dedi ki...

"mutluluk yavaşlıktır." diye boşe dememiş o zaman monşer ibrahim bey. herbiden de duyduğum en güzel iki mutluluk tanımından biridir bu tanım. mutluluk acele etmek zorunda kalmamaktır. acele mutsuzdur, huzursuzdur.