8 Haziran 2011 Çarşamba

zamansız tesadüfler

dün akşam "aşk tesadüfleri sever"i izleyip beğenince daha önce yazdığım bu yazıyı da blogun sessiz sularına gönderesim geldi.

......

en az gözleri kadar turkuaz fuları boynuna sarmış genç ve güzel bir kız, bir gün önceki doğum gününde kendisine hediye aldığı canon ae1'i ile tarihi yarımada'da fotoğraf çekmeye çıkmak üzere evinde hazırlanırken, içinde daha önce duymadığı, bilmediği kadar büyük bir his vardı. sanki, hayatının geri kalanının her gününde göreceği ve seveceği bir insanın ruhu, elçi niyetine gelmiş ve bir şeyleri haber vermişti. nerede karşılaşacaklarını bile az çok kestirebildiğine şaşırırken, süleymaniye camii'nin mimar sinan dehasını yansıtan köşelerinin fotoğrafını çekmek için evinden çıktı. uzun zamandır bir fotoğraf makinesi almak için para biriktiriyor ve öğün atladığı bile oluyordu.

esintili bir 16 temmuz sabahıydı, gezmek ve deklanşöre basmak için mükemmel bir gündü...

"uzun zaman oldu ayasofya'ya gitmeyeli, tramvay yolunu takip etmeyeli" diye düşünüp yatağından bir anda fırladı genç adam. kaç yaşında olduğunu hesaplamaya çalıştı, 26 yıl bittiğine göre rahatlıkla 27 diyebilirdi. kaç yaşında olduğunu söyleyebileceği pek kimsesi yoktu, yalnızlık mimarisinde yüksek lisansını birincilikle bitirmiş ve kendisine hediye olarak canon 400d almıştı. o günün doğum günü olmasından ziyade, uzun zaman sonra ilk defa tuhaf bir his ile uyanmasına sevindi. bu, en son ne zaman duyduğunu bile bilmediği bir heyecan ve kalbini güzergahından çıkartacak görkemli bir duyguydu. sanki başka birisinin ruhu, o yatarken yamacına gelmiş de sabaha kadar yüzünü okşamıştı. rotayı bile söylemişti kendisine. makinesini şarja koyup kendisine aynada baktı. sol gözünü kırpınca yansıması sağ gözüyle karşılık verdi, asla kendisinin birebir halini göremeyecek olmasına gülerek küfretti. içindeki his saniyeler geçtikçe artıyor, keskinleşiyor ve midesine baskı yapıyordu. aşk'ın tarifine baktı internetten, semptomlar birebir tutuyordu. biraz bekledikten sonra evden çıktı.

tramvay yolunu takip etmek ve isidoros'un ayasofya'sını selamlamak için mükemmel bir gündü...

fuları rüzgarlarla uçuşan kız, eminönü tarafından süleymaniye külliyesi'ne çıkmaya başladığında, çocuk da hemen hemen aynı dakikalarda sultanahmet ile ayasofya arasındaki banklarda oturmuş, zamanın geçişi üzerine bir şeyler düşünüyordu. doğum gününü yüzlerce yıllık yapılarla kutluyor, onların yanında bir zerre bile olmadığını düşünüp kendisini hiçliğe adıyordu. deklanşör sesi ruhuna iyi geliyor, bir yandan da içindeki hissin şiddetinin arttığını duyumsuyordu. nasıl olur da, daha önce görmediği birisini şimdiden özlüyor ve boynundaki fuların rengini bile tahmin ediyordu? ayasofya'ya yaklaşıp tramvay yolundan çemberlitaş istikametine doğru yürürken, o yoldan kimlerin geçtiğini düşündü. çok eski bir yoldu, milyonlarca insanı omuzlarında taşımış ve zamanın ağırlığıyla yer yer çökmüştü. istanbul üniversitesi'nin görkemli giriş kapısının önündeki merdivenlerde bulacaktı onu, doğru yerin orası olduğunu sezmişti. kız da süleymaniye tarafından, yeni aldığı makinenin deklanşör sesi kulaklarında hafif adımlarla büyük kapıya doğru yaklaşıyordu. istanbul üniversitesi öğrencisiydi, aynı yoldan defalarca geçmiş olmasına rağmen ilk defa kalbi ağzından çıkacakmış gibi oluyor ve onu ilk gördüğü an, görür görmez anlayacağını hissediyordu. en derin okyanusların laciverti ve en uzak ormanların koyu yeşili vardı gözlerinde, manyetik alana girmiş gibi istemsiz adımlar atıyordu. son köşeye gelmişti işte, döndükten sonra baştan 7. basamağın sol tarafına oturacaktı. içindeki hislere inanmaktan başka bir çaresi yoktu, olmasını da istemiyordu. uzun zaman sonra böyle bir duygunun varlığını hissetmiş ve bunu takip etmişti.

"7.basamak" dedi içinden. "7. basamağın sol tarafına oturacağım ve fularlı kıza merhaba diyeceğim"

beyazıt meydanı'nın oldukça iri kesme taşlarına takılıp makinesini kırmamak için yere bakarak yürüyen çocuk, güvercinlerin arasından geçerken içindeki heyecan da almış başını yürümüştü. nasıl bir histi ki bu, tüm benliğini esir alan? ya orada olmazsa, ya kimseyi göremezse? ya sadece bir yanılsama, bir gün önce çok içmesinin bir getirisiyse? kaybedecek bir şeyi yoktu, en fazla süleymaniye tarafına devam eder ve oradan da aşağı sallanırdı. ama ya varsa? taşlara bakarak güldü, dakikalar sonra görecekti hislerinin sonucunu. kafasındaki imge daha da netleşiyor ve kızın boynundaki fotoğraf makinesini bile seçebiliyordu.

son köşeyi dönen kız, hislerinin nelere yol açacağını bilmeden çocuksu heyecanla merdivenlere doğru ilerlerken, çocuk da oldukça yaklaşmıştı. 7.basamak ve sol taraf. 16 temmuz günü saat 15.16'da ikisi de aynı noktaya oturdular ve çevrelerine bakındılar. görünürde kimse yoktu, ikisi hemen hemen aynı hareketlerle önce meydana, sonra da süleymaniye taraflarına bakıp başlarını öne eğdiler. yanılmışlardı ama umut etmek bile güzeldi.

kız, 16 temmuz 1979'daydı; çocuk ise 16 temmuz 2009'da. birbirlerini hissetmişler ve takip etmişlerdi. çocuk gelecekten, kız ise geçmiştendi. zamansız bir takvimin yaprağında karşılaşmışlardı ama bunu bilmiyorlardı. çocuk, süleymaniye tarafına devam edip aşağı sallandı; kız, ayasofya tarafına hareketlendi. o gün başka fotoğraf çekmediler.

2 yorum:

lucy dedi ki...

çok çok beğendim.

Adsız dedi ki...

güzeldi...