15 Haziran 2011 Çarşamba

please please please

"allah'ın izniyle üç boyut da öğrenirsem tam olacak." 

biraz önce sular seller gibi coşan ve autocad'deki düzenli gelişimini başka programlara da yansıtmak isteyen iş arkadaşım artık yayından çıkıp dönerek giden alevli bir oktan farksız. birden şenlendi ve gülerek bir şeyler anlatıyor; o anlattıkça ben daralıyor ve kendi üzerime çökerek yok olmak istiyorum. on cümle kuruyorsa en fazla beş altı kelimesini anlayabiliyorum, neden başkası konuşurken onu sonuna kadar dinleyemediğimi bilmiyorum. hitabet zayıf olunca dinleyicinin ilgisi de başka şeylere kayıyor sanırım; bilgisayar destekli bir teleskopla satürn'ün halkalarına nasıl bakacağımı ve hangi yöntemle fotoğraf çekeceğimi düşünürken, iş arkadaşım bakışlarımdaki boşluğu görmeyerek devam ediyor. yumurtaya can veren allah; bırak üçüncüyü, dördüncü boyuta bile izin verir. önemli olan kalplerimizdeki inanç ve ruhumuzdaki tevhid. sen imanı bütünledikten sonra, vray light cache ve edit mesh'i bir çırpıda öğrenirsin; hatta öğrenmene gerek kalmaz, bir sabah kalkarsın ki hepsi zaten aklının içinde.

neyse, günün birinde tevbekar bir kıpti olup elimde boş bir tas ile dere tepe dolaşırsam bunları aklıma getireceğim. tevbekar olamazsam da, akademisyen olup yeni başlayanlar için depresyon, odaklanmaya odaklanmak, karşındakini sonuna kadar dinlemek, bulaşıkları sıcağı sıcağına yıkamak ve mikrodalgada pişirilecek 101 şey gibi hayati bilgiler vereceğim. belki acı, keder, gözyaşı ve haydariyle geçen bir ömürden sonra eski bir masanın başına oturur ve her şeyi yazarım. daktiloya taktığım metrelerce uzunluktaki rulo bittikten sonra bir yayınevine gider ve bunu basın derim. basmazlarsa, ibne basın bunu da basın der tansiyonu yükseltirim. aldığım avans ile yakın bir meyhaneye gittikten sonra da uzak bir masada akşama kadar demlenirim. gençliğimin koca bir yanılsamadan ibaret olduğunu buzumu yenilemeye gelen genç garsona itiraf eder ve içmeye devam ederim. floresanların belli belirsiz aydınlattığı köhne meyhanede gözlerimi kapayıp birkaç saniye sonra tekrar açtığımda, bir de bakarım ki iş arkadaşım hala bir şeyler anlatıyor. ben de onu dinlemeye çalışıp yine gerçeği kaybediyorum, içimde bir yerlerde morrissey "please please please" diye yalvarıyor. ona hak veriyor ve iş arkadaşıma bakıyorum.


3 yorum:

yerli muhacir dedi ki...

aga selam. genelde blogunu cep telefonunundan okuyorum ve gri fondan dolayı aslında okuyamıyorum desem yalan olmaz. bilgisayar başına geçince de çok fazla yazı olmuş oluyor dolayısıyla okumak istediğim birisini okuyamıyorum : (. kısaca beyaz üzerine siyah harfler olsa olmaz mı? olmazsa da canın sağolsun.

lucy dedi ki...

bu yazıyı okurken karşımda konuşan insana edit poly yapıp birer birer poligonlarını sildim adeta bugün. beynim yıkandı. bu küçük anımı paylaşmak istedim.

mies dedi ki...

artık çok geç fonu değiştirmek için, çünkü fotoğrafları koyarken arkadaki griyi önemsemiştim.